26 Şubat 2014 Çarşamba

ÖZGÜRLÜK İÇİN GÖKYÜZÜNÜ SATIN ALMANIZA GEREK YOK !

Başkaşehir Dergisi / Kasım-Aralık / Sibel Doğan

BİR KEZ İYİ YAPILAN İŞ SONSUZA KADAR
ÖYLE KALACAK DEMEKTİR
Amerikalı yazar, filozof, şair, tarihçi, kölelik karşıtı, vergi direnişçisi, kalkınma eleştirmeni ve natüralist olarak tanımlanan Henry David Thoreau (1817 – 1862)’nun tarihe geçme nedeni aslında, Dünya’nın en önemli ve unutulmaz liderlerini etkilemiş olan sivil itaatsizliği ve bu kavramın babası diyebileceğimiz kişi olması.
Thoreau, kölelik muhalifi harekete dikkat çekmek için ‘kelle vergisini’ ödemeyi reddettiğinde yıl 1946’ydı ve bu nedenle bir geceliğine hapse girmişti. Kölelik karşıtı hareketin önde gelen isimlerinden ve Thoreau’nun arkadaşı olan Ralph Waldo Emerson, onu hapiste ziyarete gittiğinde “Neden buradasın Henry?” diye sorar. Henry Thoreau, bu soruya soruyla cevap verir: “Waldo, sen neden burada değilsin?”
Thoreau, vergisini ödememesini ‘bir ilke sorunu’ olarak açıkladı ve “vergi ödeyerek köleci bir devletin işini kolaylaştırmak istemediğini” söyledi. Devlet memuru olduğunu ve yasaları uygulamak zorunda olduğunu anlatan Staples’e önerisi de çok netti:
“Olup bitenden hoşlanmıyorsan istifa et.”
Gelişmeler karşısında cezaevine konulan Thoreau’nun amacı, tutuklanarak içeri girmek ve böylece dikkatleri kölelik karşıtı harekete çekebilmekti. Thoreau’nun borcu bir yakını tarafından ödendi ve Thoreau serbest bırakıldı. Thoreau’nun gelişmeler karşısındaki tavrı da netti:
“Vergi borcunu kendisi ödemediği için cezaevinde kalmasının hakkı olduğunu” söyledi. Ancak, zorla çıkartılacağını anlayınca, içeride kalma inadından vazgeçti.
Thoreau, cezaevinden çıktıktan sonra eylemlerini ve cezaevine giriş öyküsünü merak eden kasaba halkına konferanslar verdi. Thoreau’nun bu konferanslarda anlattıkları daha sonra ‘Resistance To Civil Government’ başlıklı bir manifestoya dönüştü. Bu manifesto Türkçeye de, “Sivil İtaatsizlik” başlığıyla çevrildi.

EN İYİ YÖNETİM EN AZ YÖNETENDİR
Thoreau, ‘Resistance To Civil Government’ adlı manifestosunda cezaevine girişine neden olan eylemini şu sözlerle açıklar:
“Şu kılavuz söze bütün yüreğimle katılıyorum: En iyi yönetim en az yönetendir. Ancak kendilerini ‘yönetimin tümüyle ortadan kalkması için uğraşanlar’ olarak isimlendirenlerden farklı olarak, yönetimin ortaya çıkmasını istiyorum.
“Tek bir namuslu kişi Massachusetts eyaletinde köle kullanmayı bırakarak bu ortaklıktan çekilse, bu nedenle de cezaevine kapatılsa, Amerika’da köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanır bu; çünkü ilk girişimin belirsiz olup olmamasının önemi yoktur. Bir kez iyi yapılan iş sonsuza kadar öyle kalacak demektir. Oysa daha çok bu soru üzerinde laflamayı severiz biz. Herhangi birini haksız yere cezaevine tıkan bir yönetimde, doğru kişinin bulunması gereken yer de bir cezaevidir. Bütün doğru insanları cezaevinde tutmak ya da köleliği kaldırmak seçenekleri söz konusu olursa devlet hangisini seçeceği konusunda duraksamayacaktır.
“Kendimi şöyle bir devlet düşleyerek avutuyorum: Sonunda bütün insanlara karşı doğru olmayı gözeten, bireye sanki komşusuymuş gibi davranan bir devlet! Komşularıyla yurttaşlarının tüm ödevlerini yerine getiren bir avuç kişi, onun işlerine karışmaksızın ne de onunla kuşatılmaksızın kendisinden uzakta yaşayacak olursa, bunu kendi amacına aykırı saymayan bir devlet! Bu tür meyveler veren, bu meyvelerin olabildiğince çabuk olgunlaşıp dökülmeleri uğruna sıkıntı çeken bir devlet!  Böylesi bir oluşum daha yetkin, daha parlak bir devletin yolunu açacaktır. Benim düşlediğim de bu işte. Gel gelelim henüz böylesi yok orta yerde.”
Thoreau’nun fikirleri hayattayken pek ilgi uyandırmadı. Thoreau’nun bütün dünyada tanınmasının ve fikirlerinin ilgi uyandırmasının nedeni Gandhi oldu.

CESARET CESURLARIN SİLAHIDIR
Tarihin ilk sivil itaatsizi olarak bilinen Socrates (M.Ö. 5/4. yüzyıl)’tan ziyade, sivil itaatsizliğin dünya çapında duyulmasını ve yaygınlaşmasını sağlayan en önemli isimlerden biri de, Hindistan’ı İngiliz egemenliğinden kurtarmak için başlayan hareketin yönlendiricisi konumuna gelen Mahatma Gandhi (1869-1948) oldu. Thoreau’nun ‘Sivil İtaatsizlik’ makalesiyle Oxford Üniversitesi’ndeyken tanışan Gandhi, otuz yıl boyunca ülkesinin her yanında sivil itaatsizlik prensiplerine dayalı savaşımını sürdürdü.
Kazançlı bir tekel oluşturmak isteyen İngiliz yönetimi tuz yapımını yasaklayınca Gandhi, arkadaşlarıyla deniz suyunu buharlaştırma sonucunda tuz elde etti ve yasayı simgesel anlamda çiğnedi. Tam da umduğu gibi, hapse atıldı ve ‘kahramanların olmadığı bir dünya’ hayal eden Samuel Beckett’e rağmen bir kahraman oldu. Gandhi’yi yüzlerce, binlerce kişi izledi. Hapishaneler tıka basa doldu. İngiliz yönetimi cezaevinde açlık grevi başlatan Gandhi’nin kendi ellerinde ölmesini göze alamayarak onu serbest bıraktı. Ancak Gandhi yasayı tekrar çiğnedi ve tekrar hapse girdi. Yönetim yasayı kaldırmak zorunda kaldı. Sonunda Hindistan Gandhi’nin önderliğinde sivil itaatsizlik yöntemlerini kullanarak bağımsızlığına kavuştu.
‘İnsan doğasının en çok hangi niteliğini beğendiği’ sorulduğunda şu yanıtı verdi: “Cesaret.” Ve sonra ekledi: “Şiddet dışılık asla korkaklara kalkan olarak kullanılmamalıdır. O, cesurların silahıdır.”
Gandhi’nin hayranlarından biri olan Albert Einstein, onun için şöyle der: “Gandhi’nin düşünen insanlar üzerinde bıraktığı ahlaki etki, kaba gücün gözde çok büyütüldüğü günümüzde, göründüğünden çok daha kalıcı olacağa benzer. Kaderin gelecek kuşaklara yol gösteren, böylesine parlak görüşlü bir insanı bize bağışlamasını bir talih saymalı ve şükran duymalıyız.”

VE HERKESİN “MADİBA”SI NELSON MANDELA
Thoreau’un fikirlerinden etkilenen ve tüm yaşamını ülkesinin özgürlüğüne adayan bir isim de Nelson Mandela’ydı. Gandhi kadar ‘sivil’ olamadı ama 27 yıl hapis yattıktan sonra Güney Afrika’nın seçimle iktidara gelen ilk siyah başkanı seçildi ve dünyanın birçok ülkesinde barışa umut ve ışık oldu. Sadece maruz kaldığı şiddete rağmen nefret duygusundan uzakta sürdürdüğü, alçak gönüllü ve mizah gücü yüksek hayatına kısaca bir göz atmak, Mandela’nın neden “yeryüzünün lanetlileri” için hep bir umut olarak yaşamaya devam edeceğini anlamaya yeter sanırım.
Nelson Mandela, 1918 yılında, Güney Afrika’nın Doğu Cape eyaletinde küçük bir köyde doğdu. Dedesi Thembu aşiretinin kralı, babası ise kabile şefiydi. Güney Afrika’da aşirette çağrıldığı takma adla, ‘Madiba’ diye bilinir. Rolihlahla Dalibhunga adıyla doğdu; ancak öğretmeni, beyazların telaffuz edemeyeceğini bahane ederek kendisine, İngilizce, ‘Nelson’ ismini verdi. Annesi Hristiyan Metodist mezhebine bağlı olduğundan, Metodist yatılı okullarda okuduktan sonra Güney Afrika’da siyahların öğrenim görebildiği tek üniversitede hukuk eğitimi gördü.
Yerli halkın beyazlara karşı hak mücadelesini savunan Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) ilk kez 25 yaşındayken ve eylemci olarak 1943 senesinde katıldı. Daha sonra ANC Gençlik Kolunu kurdu ve başkanlığını üstlendi.
İlk eşi Evelyn Mase ile 1944 yılında evlendi, üç çocuk sahibi olan çift, 1957 yılında boşandı. Öğrenimini tamamladıktan sonra ilk avukatlık bürosunu, ortağı Oliver Tambo ile beraber 1952 yılında Johannesburg’da açtı.
1950’li yıllara gelindiğinde ırk ayrımcılığı etkisini göstermeye başlamıştı. Nelson Mandela, Afrika Ulusal Kongresi’nde etkin rol almaya başladı. Daha militanca bir örgütlenmeyi savunan Mandela, defalarca tutuklandı, siyasi faaliyetlerde bulunması yasaklandı. Beyazların ve siyahların beraber yaşadığı bir Güney Afrika hayalini paylaşan Güney Afrikalı komünist beyazlarla yakınlaştı.
Mandela ve Tambo, birlikte, siyah çoğunluğu baskı altında tutan, beyazların kurduğu Ulusal Parti’nin uygulamaya başladığı ırk ayrımcılığı (apartheid) sistemine karşı kampanya yürüttüler. Mandela, 1956 yılında 155 eylemciyle beraber en ağır düzeyde vatana ihanetle suçlandı ama hakkındaki suçlamalar, dört yıl süren duruşmaların ardından düşürüldü. Irk ayrımcılığına karşı direniş, her geçen gün büyüdü. Siyahların çalışıp yaşayacakları alanları sınırlayan yasalara karşı tepkiler güçlendi.
Mandela, 1958 yılında Winnie Madikizela’yla evlendi, ancak ANC’nin 1960 senesinde yasa dışı ilan edilmesiyle, diğer parti üyeleriyle beraber saklanmak zorunda kaldı.
Irk ayrımcılığı giderek daha fazla hissedilmeye başlandı; 1960 senesinde 69 siyahın polis tarafından öldürüldüğü Sharpeville katliamı, onun için bir dönüm noktası oldu. Bu olay, barışçı direnişin de sonunu getirdi. O sırada ANC’nin başkan yardımcısı olan Mandela, ordu ve hükümet hedeflerine karşı silahlı mücadele başlattı, ANC’nin silahlı kanadını kurdu. Bir süre sonra hükümeti devirmeye ve halkı kışkırtmaya çalışmakla suçlanarak tutuklandı ve hapse atıldı. Mandela, Afrika Ulusal Konseyi’nin on üyesinin ırk ayrımı güden rejimi yıkmak amacıyla yaptıkları eylemlerden dolayı yargılandıkları meşhur Rivonia Davası sırasında, kendi savunmasını yaparken, demokrasi, özgürlük ve eşitlik konusundaki görüşlerini şu sözlerle dile getirdi:
“Ben, tüm insanların uyumlu ve eşit fırsatlara sahip şekilde beraberce yaşadığı, demokratik ve özgür bir toplum idealini benimsedim. Bu, uğrunda yaşamak ve ulaşmak istediğim bir idealdir. Ama gerektiğinde bunun uğrunda ölürüm de.”
Bu arada, 1969’da 25 yaşındayken bir trafik kazasında kaybettiği oğlu Madiba Thembekile’den sonra torununun kızını da trafik kazasında kaybetti. Oğlunun, hapishanedeki Mandela’nın direnişini kırmak için bir suikasta kurban gittiği düşünüldü.

“HAPİSTE, ZAMANLA YÜZ YÜZE GELİRSİNİZ. HAYATTA BUNDAN DAHA KORKUTUCU BİR ŞEY YOKTUR.”
Afrikalıların, hakkında “hapisten çıktığında hiç olmadığı kadar yakışıklıydı” yorumunu yaptığı Nelson Mandela, 1964 yılının kışında, 46 yaşındayken ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
1985 yılında hapisteyken dönemin devlet başkanı Pieter Willem Botha’nın bir çağrısına şu cevabı verdi: “Sadece özgür bireyler pazarlık edebilir. Mahkumlar sözleşme akdine giremez. Senin özgürlüğün ile benim özgürlüğüm birbirinden ayrı tutulamaz.”
1982 yılında Pollsmoor Hapishanesi’ne nakledilinceye dek, Cape Town’ın açıklarındaki Robben (Fok) Adası’nda tam 18 yıl yaşadı. Captetown’da hapisten çıkışında (1990), hapishanenin önünde gün boyu bekleyen yüzbinlerce insana, 30 yıl önce idamla yargılandığı mahkemedeki son sözleri ile seslendi:
“Ben beyazların tahakkümüne karşı savaştım, siyahların tahakkümüne karşı savaştım. Tüm insanların uyum içinde ve eşit fırsatlar ile demokratik ve özgür toplum içinde yaşaması idealini güttüm. Bu, onun için yaşamayı ve başarmayı umut ettiğim bir ideal. Ama eğer gerekirse ölmeye hazır olduğum bir ideal…”
Mandela ve diğer ANC liderleri ya hapiste ya da sürgündeyken, Güney Afrika’da direniş son bulmadı; yüzlerce insan öldürüldü, binlerce kişi yaralandı. Ancak Mandela, hapiste olmasına rağmen direnişin sembolü olarak öne çıktı. Hapsedildiği Robben Adası, adeta bir eğitim merkezi oldu. Mandela mahkumların oluşturduğu politik eğitim sınıflarının başında yer alıyordu. Bu arada sürgünde olan eski ortağı Tambo, 1980 yılında Mandela’nın serbest bırakılması için uluslararası bir kampanya başlatmıştı. Uluslararası toplum Güney Afrika’da ırk ayrımcılığı güden rejime karşı ilk kez 1967 yılında yaptırım uyguladı. Baskılar 1990 yılında sonuç verdi ve Güney Afrika hükümeti, sonuçta işbirliği yapabileceği tek siyah liderin Nelson Mandela olduğunu idrak etti. Dönemin Güney Afrika Devlet Başkanı FW de Klerk, ANC’ye konan siyaset yasağını kaldırdı, Mandela serbest bırakıldı ve Güney Afrika’da tüm ırkları temsil eden bir demokrasi kurulması için görüşmeler başladı. Mandela ve ANC liderleri, silahlı mücadeleyi askıya aldıklarını açıkladı.
O dönemde Mandela, 1992 yılında adam kaçırma ve ikinci derece fiili saldırıda bulunmakla suçlanan ikinci eşi Winnie’den boşandı.

NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ
1993 yılının Aralık ayında Mandela ve de Klerk, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
Bundan beş ay sonra Güney Afrika tarihinde ilk kez tüm ırklardan adayların katıldığı demokratik seçimler düzenlendi ve Mandela ezici çoğunlukla cumhurbaşkanlığına seçildi. Güney Afrika’da siyahların da katılacağı ilk seçimler resmen ilan edildiğinde, Mandela önce, devlet başkanı olma fikrine hiç sıcak bakmadı. Kendini bir yönetici olarak görmüyordu. Üstelik yaşlanmıştı da. ‘Apartheid’ın sona ermesi için görüşmeler yürüttükten sonra siyasete girmemek, başladığı işi yarım bırakmak olacağından seçime girmeyi kabul etti.
Mandela’nın devlet başkanlığının iki temel teması vardı. İlki, Güney Afrika’nın ‘apartheid’ döneminde zedelenen uluslararası imajını temizleyerek ülkesini dünyaya açmak; ikincisi ise yıllar süren çatışmanın ardından ülkede düzeni tesis etmek; şiddetin, ayrımcılığın hortlamasını önlemek. İlkinde çok başarılı oldu. Uluslararası toplumun yıllarca hor gördüğü Güney Afrika’nın faşist ve saldırgan imajını hızla değiştirdi. Mandela’nın Güney Afrikası, dünyanın saygısını kazandı, kendi isteğiyle nükleer silahları imha etti ve barış yanlısı bir devlet haline geldi.
Ülkedeki iç barışı sağlayabilmesinin en büyük sırrı; affediciliğiydi. Siyahların nefret ettiği ulusal rugby takımının formasını ve şapkasını giyip maç izlemeye bile gitti. Nelson Mandela’yı özel kılan, birçoklarının kendisini ayrı bir yerde görmesine yol açan yanı, ırk ayrımı güden eski yönetime karşı kırgın, buruk ifadeler kullanmamasıydı.
Mandela, bir mülakatında böylesi bir bağışlayıcı tutuma nasıl vakıf olduğunu şu sözlerle anlatıyordu.
“Eğer onları affetmezsek, kırgınlık ve intikam duyguları hep var olacaktır. Biz ise, geçmişi unutalım, şimdiye ve geleceğe bakalım ama geçmişte yaşanan acımasızlıkların da bir daha yaşanmasına asla izin vermeyelim, diyoruz.”

“MÜCADELE BENİM HAYATIMDIR” DİYEN
MADİBA’NIN SON YILLARI
Mandela, 80. doğum gününde Graca Machel’le üçüncü evliliğini yaptı.
Hükümet işlerinde sorumluluğu yardımcısı Thabo Mbeki’ye bırakırken, kendisi daha sembolik roller üstlenmeye başladı; uluslararası ortamda Güney Afrika’nın yeni imajının inşasına ağırlık verdi. Bu bağlamda ülkedeki çokuluslu dev şirketleri, yatırımlarını sürdürmeye ikna etti. 89. doğum gününde dünyanın en zor sorunlarının çözümünde danışmanlık yapacak ‘Akil Adamlar’ grubunu oluşturdu.
Son yıllarındaki en dikkate değer kampanyası, oğlu Makgatho’nun 1995’te ölümünden sonra oldu. Mandela, AIDS salgını konusundaki tabuların hâlâ hâkim olduğu ülkede oğlunun AIDS’ten öldüğünü açıkladı ve Güney Afrikalıları AIDS’in “normal bir hastalık olduğunu kabullenmeye, bu hastalığı konuşabilmeye” çağırdı. Başkanlığıyla ilgili en büyük pişmanlığının AIDS’e karşı yeterince önlem almamış olmak olduğunu söyledi. Nelson Mandela son olarak 2010 Dünya Kupası’nın kapanışında halkıyla buluştu.
Sevgiye yer verdiği cümlelerinde şu samimi ifadeleri kullanıyordu: “Hiç kimse derisinin rengi, kültürel yapısı ya da inançları yüzünden başkasından nefret ederek doğmaz. İnsanların nefreti öğrenmeleri gerekir. Nefret etmeyi öğrenebiliyorlarsa, sevgiyi de öğrenebilirler. Çünkü sevgi insan kalbine diğer hislerden çok daha doğal gelir.”
Hayatının son günlerini köyünde inzivada geçiren Mandela, tıpkı dile getirdiği cümlelerdeki sevgi ile yüz binlerce kişi ve devlet adamı tarafından yine sevgiyle uğurlandı.

“BEN BİR AZİZ DEĞİLİM”
Kim bilir, belki de, Nelson Mandela’nın sık sık kurduğu bu cümledeki tevazu nedeniyle 18 Temmuz, Birleşmiş Milletler tarafından Nelson Mandela günü olarak ilan edilmiştir!