26 Şubat 2014 Çarşamba

ÖZGÜRLÜK İÇİN GÖKYÜZÜNÜ SATIN ALMANIZA GEREK YOK !

Başkaşehir Dergisi / Kasım-Aralık / Sibel Doğan

BİR KEZ İYİ YAPILAN İŞ SONSUZA KADAR
ÖYLE KALACAK DEMEKTİR
Amerikan yazar, filozof, şair, tarihçi, kölelik karşıtı, vergi direnişçisi, kalkınma eleştirmeni ve natüralist olarak tanımlanan Henry David Thoreau (1817 – 1862)’nun tarihe geçme nedeni aslında, Dünya’nın en önemli ve unutulmaz liderlerini etkilemiş olan sivil itaatsizliği ve bu kavramın babası diyebileceğimiz kişi olması.
Thoreau, kölelik muhalifi harekete dikkat çekmek için ‘kelle vergisini’ ödemeyi reddettiğinde yıl 1946’ydı ve bu nedenle bir geceliğine hapse girmişti. Kölelik karşıtı hareketin önde gelen isimlerinden ve Thoreau’nun arkadaşı olan Ralph Waldo Emerson, onu hapiste ziyarete gittiğinde “Neden buradasın Henry?” diye sorar. Henry Thoreau, bu soruya soruyla cevap verir: “Waldo, sen neden burada değilsin?”
Thoreau, vergisini ödememesini ‘bir ilke sorunu’ olarak açıkladı ve “vergi ödeyerek köleci bir devletin işini kolaylaştırmak istemediğini” söyledi. Devlet memuru olduğunu ve yasaları uygulamak zorunda olduğunu anlatan Staples’e önerisi de çok netti:
“Olup bitenden hoşlanmıyorsan istifa et.”
Gelişmeler karşısında cezaevine konulan Thoreau’nun amacı, tutuklanarak içeri girmek ve böylece dikkatleri kölelik karşıtı harekete çekebilmekti. Thoreau’nun borcu bir yakını tarafından ödendi ve Thoreau serbest bırakıldı. Thoreau’nun gelişmeler karşısındaki tavrı da netti:
“Vergi borcunu kendisi ödemediği için cezaevinde kalmasının hakkı olduğunu” söyledi. Ancak, zorla çıkartılacağını anlayınca, içeride kalma inadından vazgeçti.
Thoreau, cezaevinden çıktıktan sonra eylemlerini ve cezaevine giriş öyküsünü merak eden kasaba halkına konferanslar verdi. Thoreau’nun bu konferanslarda anlattıkları daha sonra ‘Resistance To Civil Government’ başlıklı bir manifestoya dönüştü. Bu manifesto Türkçeye de, “Sivil İtaatsizlik” başlığıyla çevrildi.

EN İYİ YÖNETİM EN AZ YÖNETENDİR
Thoreau, ‘Resistance To Civil Government’ adlı manifestosunda cezaevine girişine neden olan eylemini şu sözlerle açıklar:
“Şu kılavuz söze bütün yüreğimle katılıyorum: En iyi yönetim en az yönetendir. Ancak kendilerini ‘yönetimin tümüyle ortadan kalkması için uğraşanlar’ olarak isimlendirenlerden farklı olarak, yönetimin ortaya çıkmasını istiyorum.
“Tek bir namuslu kişi Massachusetts eyaletinde köle kullanmayı bırakarak bu ortaklıktan çekilse, bu nedenle de cezaevine kapatılsa, Amerika’da köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanır bu; çünkü ilk girişimin belirsiz olup olmamasının önemi yoktur. Bir kez iyi yapılan iş sonsuza kadar öyle kalacak demektir. Oysa daha çok bu soru üzerinde laflamayı severiz biz. Herhangi birini haksız yere cezaevine tıkan bir yönetimde, doğru kişinin bulunması gereken yer de bir cezaevidir. Bütün doğru insanları cezaevinde tutmak ya da köleliği kaldırmak seçenekleri söz konusu olursa devlet hangisini seçeceği konusunda duraksamayacaktır.
“Kendimi şöyle bir devlet düşleyerek avutuyorum: Sonunda bütün insanlara karşı doğru olmayı gözeten, bireye sanki komşusuymuş gibi davranan bir devlet! Komşularıyla yurttaşlarının tüm ödevlerini yerine getiren bir avuç kişi, onun işlerine karışmaksızın ne de onunla kuşatılmaksızın kendisinden uzakta yaşayacak olursa, bunu kendi amacına aykırı saymayan bir devlet! Bu tür meyveler veren, bu meyvelerin olabildiğince çabuk olgunlaşıp dökülmeleri uğruna sıkıntı çeken bir devlet!  Böylesi bir oluşum daha yetkin, daha parlak bir devletin yolunu açacaktır. Benim düşlediğim de bu işte. Gel gelelim henüz böylesi yok orta yerde.”
Thoreau’nun fikirleri hayattayken pek ilgi uyandırmadı. Thoreau’nun bütün dünyada tanınmasının ve fikirlerinin ilgi uyandırmasının nedeni Gandhi oldu.

CESARET CESURLARIN SİLAHIDIR
Tarihin ilk sivil itaatsizi olarak bilinen Socrates (M.Ö. 5/4. yüzyıl)’tan ziyade, sivil itaatsizliğin dünya çapında duyulmasını ve yaygınlaşmasını sağlayan en önemli isimlerden biri de, Hindistan’ı İngiliz egemenliğinden kurtarmak için başlayan hareketin yönlendiricisi konumuna gelen Mahatma Gandhi (1869-1948) oldu. Thoreau’nun ‘Sivil İtaatsizlik’ makalesiyle Oxford Üniversitesi’ndeyken tanışan Gandhi, otuz yıl boyunca ülkesinin her yanında sivil itaatsizlik prensiplerine dayalı savaşımını sürdürdü.
Kazançlı bir tekel oluşturmak isteyen İngiliz yönetimi tuz yapımını yasaklayınca Gandhi, arkadaşlarıyla deniz suyunu buharlaştırma sonucunda tuz elde etti ve yasayı simgesel anlamda çiğnedi. Tam da umduğu gibi, hapse atıldı ve ‘kahramanların olmadığı bir dünya’ hayal eden Samuel Beckett’e rağmen bir kahraman oldu. Gandhi’yi yüzlerce, binlerce kişi izledi. Hapishaneler tıka basa doldu. İngiliz yönetimi cezaevinde açlık grevi başlatan Gandhi’nin kendi ellerinde ölmesini göze alamayarak onu serbest bıraktı. Ancak Gandhi yasayı tekrar çiğnedi ve tekrar hapse girdi. Yönetim yasayı kaldırmak zorunda kaldı. Sonunda Hindistan Gandhi’nin önderliğinde sivil itaatsizlik yöntemlerini kullanarak bağımsızlığına kavuştu.
‘İnsan doğasının en çok hangi niteliğini beğendiği’ sorulduğunda şu yanıtı verdi: “Cesaret.” Ve sonra ekledi: “Şiddet dışılık asla korkaklara kalkan olarak kullanılmamalıdır. O, cesurların silahıdır.”
Gandhi’nin hayranlarından biri olan Albert Einstein, onun için şöyle der: “Gandhi’nin düşünen insanlar üzerinde bıraktığı ahlaki etki, kaba gücün gözde çok büyütüldüğü günümüzde, göründüğünden çok daha kalıcı olacağa benzer. Kaderin gelecek kuşaklara yol gösteren, böylesine parlak görüşlü bir insanı bize bağışlamasını bir talih saymalı ve şükran duymalıyız.”

VE HERKESİN “MADİBA”SI NELSON MANDELA
Thoreau’un fikirlerinden etkilenen ve tüm yaşamını ülkesinin özgürlüğüne adayan bir isim de Nelson Mandela’ydı. Gandhi kadar ‘sivil’ olamadı ama 27 yıl hapis yattıktan sonra Güney Afrika’nın seçimle iktidara gelen ilk siyah başkanı seçildi ve dünyanın birçok ülkesinde barışa umut ve ışık oldu. Sadece maruz kaldığı şiddete rağmen nefret duygusundan uzakta sürdürdüğü, alçak gönüllü ve mizah gücü yüksek hayatına kısaca bir göz atmak, Mandela’nın neden “yeryüzünün lanetlileri” için hep bir umut olarak yaşamaya devam edeceğini anlamaya yeter sanırım.
Nelson Mandela, 1918 yılında, Güney Afrika’nın Doğu Cape eyaletinde küçük bir köyde doğdu. Dedesi Thembu aşiretinin kralı, babası ise kabile şefiydi. Güney Afrika’da aşirette çağrıldığı takma adla, ‘Madiba’ diye bilinir. Rolihlahla Dalibhunga adıyla doğdu; ancak öğretmeni, beyazların telaffuz edemeyeceğini bahane ederek kendisine, İngilizce, ‘Nelson’ ismini verdi. Annesi Hristiyan Metodist mezhebine bağlı olduğundan, Metodist yatılı okullarda okuduktan sonra Güney Afrika’da siyahların öğrenim görebildiği tek üniversitede hukuk eğitimi gördü.
Yerli halkın beyazlara karşı hak mücadelesini savunan Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) ilk kez 25 yaşındayken ve eylemci olarak 1943 senesinde katıldı. Daha sonra ANC Gençlik Kolunu kurdu ve başkanlığını üstlendi.
İlk eşi Evelyn Mase ile 1944 yılında evlendi, üç çocuk sahibi olan çift, 1957 yılında boşandı. Öğrenimini tamamladıktan sonra ilk avukatlık bürosunu, ortağı Oliver Tambo ile beraber 1952 yılında Johannesburg’da açtı.
1950’li yıllara gelindiğinde ırk ayrımcılığı etkisini göstermeye başlamıştı. Nelson Mandela, Afrika Ulusal Kongresi’nde etkin rol almaya başladı. Daha militanca bir örgütlenmeyi savunan Mandela, defalarca tutuklandı, siyasi faaliyetlerde bulunması yasaklandı. Beyazların ve siyahların beraber yaşadığı bir Güney Afrika hayalini paylaşan Güney Afrikalı komünist beyazlarla yakınlaştı.
Mandela ve Tambo, birlikte, siyah çoğunluğu baskı altında tutan, beyazların kurduğu Ulusal Parti’nin uygulamaya başladığı ırk ayrımcılığı (apartheid) sistemine karşı kampanya yürüttüler. Mandela, 1956 yılında 155 eylemciyle beraber en ağır düzeyde vatana ihanetle suçlandı ama hakkındaki suçlamalar, dört yıl süren duruşmaların ardından düşürüldü. Irk ayrımcılığına karşı direniş, her geçen gün büyüdü. Siyahların çalışıp yaşayacakları alanları sınırlayan yasalara karşı tepkiler güçlendi.
Mandela, 1958 yılında Winnie Madikizela’yla evlendi, ancak ANC’nin 1960 senesinde yasa dışı ilan edilmesiyle, diğer parti üyeleriyle beraber saklanmak zorunda kaldı.
Irk ayrımcılığı giderek daha fazla hissedilmeye başlandı; 1960 senesinde 69 siyahın polis tarafından öldürüldüğü Sharpeville katliamı, onun için bir dönüm noktası oldu. Bu olay, barışçı direnişin de sonunu getirdi. O sırada ANC’nin başkan yardımcısı olan Mandela, ordu ve hükümet hedeflerine karşı silahlı mücadele başlattı, ANC’nin silahlı kanadını kurdu. Bir süre sonra hükümeti devirmeye ve halkı kışkırtmaya çalışmakla suçlanarak tutuklandı ve hapse atıldı. Mandela, Afrika Ulusal Konseyi’nin on üyesinin ırk ayrımı güden rejimi yıkmak amacıyla yaptıkları eylemlerden dolayı yargılandıkları meşhur Rivonia Davası sırasında, kendi savunmasını yaparken, demokrasi, özgürlük ve eşitlik konusundaki görüşlerini şu sözlerle dile getirdi:
“Ben, tüm insanların uyumlu ve eşit fırsatlara sahip şekilde beraberce yaşadığı, demokratik ve özgür bir toplum idealini benimsedim. Bu, uğrunda yaşamak ve ulaşmak istediğim bir idealdir. Ama gerektiğinde bunun uğrunda ölürüm de.”
Bu arada, 1969’da 25 yaşındayken bir trafik kazasında kaybettiği oğlu Madiba Thembekile’den sonra torununun kızını da trafik kazasında kaybetti. Oğlunun, hapishanedeki Mandela’nın direnişini kırmak için bir suikasta kurban gittiği düşünüldü.

“HAPİSTE, ZAMANLA YÜZ YÜZE GELİRSİNİZ. HAYATTA BUNDAN DAHA KORKUTUCU BİR ŞEY YOKTUR.”
Afrikalıların, hakkında “hapisten çıktığında hiç olmadığı kadar yakışıklıydı” yorumunu yaptığı Nelson Mandela, 1964 yılının kışında, 46 yaşındayken ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
1985 yılında hapisteyken dönemin devlet başkanı Pieter Willem Botha’nın bir çağrısına şu cevabı verdi: “Sadece özgür bireyler pazarlık edebilir. Mahkumlar sözleşme akdine giremez. Senin özgürlüğün ile benim özgürlüğüm birbirinden ayrı tutulamaz.”
1982 yılında Pollsmoor Hapishanesi’ne nakledilinceye dek, Cape Town’ın açıklarındaki Robben (Fok) Adası’nda tam 18 yıl yaşadı. Captetown’da hapisten çıkışında (1990), hapishanenin önünde gün boyu bekleyen yüzbinlerce insana, 30 yıl önce idamla yargılandığı mahkemedeki son sözleri ile seslendi:
“Ben beyazların tahakkümüne karşı savaştım, siyahların tahakkümüne karşı savaştım. Tüm insanların uyum içinde ve eşit fırsatlar ile demokratik ve özgür toplum içinde yaşaması idealini güttüm. Bu, onun için yaşamayı ve başarmayı umut ettiğim bir ideal. Ama eğer gerekirse ölmeye hazır olduğum bir ideal…”
Mandela ve diğer ANC liderleri ya hapiste ya da sürgündeyken, Güney Afrika’da direniş son bulmadı; yüzlerce insan öldürüldü, binlerce kişi yaralandı. Ancak Mandela, hapiste olmasına rağmen direnişin sembolü olarak öne çıktı. Hapsedildiği Robben Adası, adeta bir eğitim merkezi oldu. Mandela mahkumların oluşturduğu politik eğitim sınıflarının başında yer alıyordu. Bu arada sürgünde olan eski ortağı Tambo, 1980 yılında Mandela’nın serbest bırakılması için uluslararası bir kampanya başlatmıştı. Uluslararası toplum Güney Afrika’da ırk ayrımcılığı güden rejime karşı ilk kez 1967 yılında yaptırım uyguladı. Baskılar 1990 yılında sonuç verdi ve Güney Afrika hükümeti, sonuçta işbirliği yapabileceği tek siyah liderin Nelson Mandela olduğunu idrak etti. Dönemin Güney Afrika Devlet Başkanı FW de Klerk, ANC’ye konan siyaset yasağını kaldırdı, Mandela serbest bırakıldı ve Güney Afrika’da tüm ırkları temsil eden bir demokrasi kurulması için görüşmeler başladı. Mandela ve ANC liderleri, silahlı mücadeleyi askıya aldıklarını açıkladı.
O dönemde Mandela, 1992 yılında adam kaçırma ve ikinci derece fiili saldırıda bulunmakla suçlanan ikinci eşi Winnie’den boşandı.

NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ
1993 yılının Aralık ayında Mandela ve de Klerk, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
Bundan beş ay sonra Güney Afrika tarihinde ilk kez tüm ırklardan adayların katıldığı demokratik seçimler düzenlendi ve Mandela ezici çoğunlukla cumhurbaşkanlığına seçildi. Güney Afrika’da siyahların da katılacağı ilk seçimler resmen ilan edildiğinde, Mandela önce, devlet başkanı olma fikrine hiç sıcak bakmadı. Kendini bir yönetici olarak görmüyordu. Üstelik yaşlanmıştı da. ‘Apartheid’ın sona ermesi için görüşmeler yürüttükten sonra siyasete girmemek, başladığı işi yarım bırakmak olacağından seçime girmeyi kabul etti.
Mandela’nın devlet başkanlığının iki temel teması vardı. İlki, Güney Afrika’nın ‘apartheid’ döneminde zedelenen uluslararası imajını temizleyerek ülkesini dünyaya açmak; ikincisi ise yıllar süren çatışmanın ardından ülkede düzeni tesis etmek; şiddetin, ayrımcılığın hortlamasını önlemek. İlkinde çok başarılı oldu. Uluslararası toplumun yıllarca hor gördüğü Güney Afrika’nın faşist ve saldırgan imajını hızla değiştirdi. Mandela’nın Güney Afrikası, dünyanın saygısını kazandı, kendi isteğiyle nükleer silahları imha etti ve barış yanlısı bir devlet haline geldi.
Ülkedeki iç barışı sağlayabilmesinin en büyük sırrı; affediciliğiydi. Siyahların nefret ettiği ulusal rugby takımının formasını ve şapkasını giyip maç izlemeye bile gitti. Nelson Mandela’yı özel kılan, birçoklarının kendisini ayrı bir yerde görmesine yol açan yanı, ırk ayrımı güden eski yönetime karşı kırgın, buruk ifadeler kullanmamasıydı.
Mandela, bir mülakatında böylesi bir bağışlayıcı tutuma nasıl vakıf olduğunu şu sözlerle anlatıyordu.
“Eğer onları affetmezsek, kırgınlık ve intikam duyguları hep var olacaktır. Biz ise, geçmişi unutalım, şimdiye ve geleceğe bakalım ama geçmişte yaşanan acımasızlıkların da bir daha yaşanmasına asla izin vermeyelim, diyoruz.”

“MÜCADELE BENİM HAYATIMDIR” DİYEN
MADİBA’NIN SON YILLARI
Mandela, 80. doğum gününde Graca Machel’le üçüncü evliliğini yaptı.
Hükümet işlerinde sorumluluğu yardımcısı Thabo Mbeki’ye bırakırken, kendisi daha sembolik roller üstlenmeye başladı; uluslararası ortamda Güney Afrika’nın yeni imajının inşasına ağırlık verdi. Bu bağlamda ülkedeki çokuluslu dev şirketleri, yatırımlarını sürdürmeye ikna etti. 89. doğum gününde dünyanın en zor sorunlarının çözümünde danışmanlık yapacak ‘Akil Adamlar’ grubunu oluşturdu.
Son yıllarındaki en dikkate değer kampanyası, oğlu Makgatho’nun 1995’te ölümünden sonra oldu. Mandela, AIDS salgını konusundaki tabuların hâlâ hâkim olduğu ülkede oğlunun AIDS’ten öldüğünü açıkladı ve Güney Afrikalıları AIDS’in “normal bir hastalık olduğunu kabullenmeye, bu hastalığı konuşabilmeye” çağırdı. Başkanlığıyla ilgili en büyük pişmanlığının AIDS’e karşı yeterince önlem almamış olmak olduğunu söyledi. Nelson Mandela son olarak 2010 Dünya Kupası’nın kapanışında halkıyla buluştu.
Sevgiye yer verdiği cümlelerinde şu samimi ifadeleri kullanıyordu: “Hiç kimse derisinin rengi, kültürel yapısı ya da inançları yüzünden başkasından nefret ederek doğmaz. İnsanların nefreti öğrenmeleri gerekir. Nefret etmeyi öğrenebiliyorlarsa, sevgiyi de öğrenebilirler. Çünkü sevgi insan kalbine diğer hislerden çok daha doğal gelir.”
Hayatının son günlerini köyünde inzivada geçiren Mandela, tıpkı dile getirdiği cümlelerdeki sevgi ile yüz binlerce kişi ve devlet adamı tarafından yine sevgiyle uğurlandı.

“BEN BİR AZİZ DEĞİLİM”
Kim bilir, belki de, Nelson Mandela’nın sık sık kurduğu bu cümledeki tevazu nedeniyle 18 Temmuz, Birleşmiş Milletler tarafından Nelson Mandela günü olarak ilan edilmiştir!





21 Mayıs 2012 Pazartesi

“YAZARLIK KARANLIK BİR MAĞARAYA İNMEK GİBİDİR!”


NOTOS ÖYKÜ Nisan-Mayıs Sayısı Sibel Doğan

Mario Levi

Eserleri İtalyanca ve Almanca’da basılan ve Fransızca, Romence, Yunanca ve Bulgarca’ya çevrilmekte olan, “Haldun Taner Öykü Ödülü” ve “Yunus Nadi Roman Ödülü”nün sahibi yazar Mario Levi ile Doğan Kitap’tan çıkan son kitabı “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları” bahanesiyle, Kadıköy’deki evinde, tıpkı yazım dilinde olduğu gibi, samimi bir sohbet gerçekleştirdik.
-          Mazi kalbinizde bu kadar yara mı gerçekten?
Tabii ki mazi kalbimde yara. Mazinin bana bazı hatırlattıkları beni yaralıyor. Zaman zaman içimin önleyemeyeceğim bir acıyla dolmasına yol açıyor. Ancak burada bir başka önemsediğim gerçeğin altını vurgulamak istiyorum. Bir yanlış anlaşılmadan çok korkuyorum. Ve bunu da kitabımın başlarında bir şekilde ifade etmeye çalıştım. Ben geçmişte yaşayan bir yazar değilim. Ve geçmişe övgüler düzmek, hatta yazıklanmak isteyen bir yazar da değilim. Evet, geçmişin çok özlediğim tarafları var, bunları zaten bu kitabımda anlatmaya çalıştım. Ancak benim için önemli olan; maziyi hayatımın sürekli gündeminde tutarken, mazinin bende açmış olduğu yaraları unutmamaya ve hatırlatmaya çalışırken, bugünü daha çok anlamlandırmak, bugüne bir değer, bir derinlik katmak istiyorum. Örneğin ben Beyoğlu’nu, Tünel’i, İstiklal Caddesi’ni yaşarken, burada Moda Burnu’nu yaşarken, Kadıköy Çarşısı’nı yaşarken, Boğaz’ın Anadolu şeridini yaşarken, Beylerbeyi’nde sahil kenarında otururken sadece bugünü yaşamak bana yetmiyor. Benim için o an önemlidir. O anı sonuna kadar yaşamak önemlidir. Ama o anın bir derinliği vardır ve o derinlik benim o ana getirdiklerimden gelmektedir. Bu yüzden mazi önemlidir benim için. Bir de bugünü anlamaktan söz ediyoruz, belki bugünle hesaplaşmak için de mazi önemlidir. 
-          Yazarak yükünüzü üleştirmiş olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Tam değil. Tamam, bir yol aldım. Onu biliyorum. Örneğin, ilk öykülerini çiziktirmeye başlayan 70’li yılların ortalarındaki Mario ile bugünkü Mario arasında göz ardı edemeyeceğim bir fark var. Bugünkü Mario, birilerine en azından bazı öykülerini taşıyabilmenin huzurunu ve rahatlığını yaşıyor. Hatta gizli övüncünü de. Fakat henüz daha bitmedi. Hikâyem henüz bitmedi. Fakat nasıl gelişeceğini bilmiyorum. Nasıl sonlanacağını ise hiç bir zaman bilemeyeceğim. Yaşamadan tabii. Göreceğiz. Kendime temenni ettiğim şu: son nefesime kadar yazabileceklerim olsun sterim. Çünkü bazı yazarlar tanıdım, yazacaklarım bitti diyen ve artık yazmayan. Yıllardır yazmayan. Ve yine de yaşamaya devam eden. Bu, başıma gelir mi bilmiyorum ama açıkçası çok istediğim bir durum değil. Dolayısıyla ülküm beni nereye götürecek bilmiyorum.
-          İçimdeki İstanbul Fotoğrafları “Hatırla” diyerek başlıyor. Bu bana Olivier Rolin ile yaptığım bir röportajda geçen “Unutuş Nehri” üzerine söylediklerini anımsattı. Mitolojide “unutuş nehri”, suyundan içenlerin geçmişlerini unuttukları ölüm nehri... Kitapta ayrılıkla ölümü eş tutuyorsunuz ama dedenizin ölümüyle birlikte çıktığınız yolculukta sürekli “hatırla” diyorsunuz kendinize. Tıpkı Unutuş Nehri’nde olduğu gibi, siz de unutmayı ölümle eş tutar mısınız?
Bir ölçüde evet… Çünkü unutmak ile ilgili şöyle bir duruş vardır kimi insanlarda; geçmişlerinde kimi acılar, büyük hayal kırıklıkları yaşamışlar. Yaralanmalar, örselenmeler… Fakat bir şekilde üstesinden gelmişlerdir. Ya da üstesinden geldiklerine kendilerini inandırmışlardır ve belirli bir yere geldikten sonra “hayır, asla hatırlamak istemiyorum, geçmiş geçmişte kaldı” derler. Ve bu duruşlarını hayata tutunuş olarak bize sunarlar. Büyük bir yalandır bu aslında. Tam aksine, hayata yeterince tutunamamaktır geçmişi bilinçli olarak unutmaya çalışmak.
Latinler bize birçok güzel söz bırakmıştır. “Historia docent” derler. Yani; “tarih öğretir” derler. Ben bu lafı çok severim. Haliyle, belki de bugün biz eğer bir ülke olarak, bir toplum olarak bir takım üstesinden gelemeyecekmiş gibi göründüğümüz sorunlar yaşıyorsak, bugünün bakışıyla, bu biraz da geçmişi yeteri kadar hatırlayamamamızdandır. Hatta o geçmişle yeteri kadar yüzleşmememizdendir. Haliyle buradaki “hatırla” sözü sadece yazarı, anlatıcıyı, hatta okuru hatırlamaya çağırmıyor. Aynı zamanda; hatırlarken kendini tanımaya, kendini tanırken yüzleşmekten kaçtıklarıyla yüzleşmeye de çağırıyor. Bu nedenle hep söylemeye çalıştım:  “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları” aslında bugünü anlatıyor.
-          Ve “mea culpa” değil mi? Ben yaptım!
Tabii ki. Şüphesiz! Zaten beni inşa eden geleneğin içinde eleştiri ve özeleştiri her zaman olmuştur.
-          İstanbul deyince ne düşünüyorsanız o diye düşünüyorum İçimdeki İstanbul Fotoğrafları için. Tarih var öncelikle. Hem de ne tarih! Kitaplar, yemekler, müzik, vapur, simit, martı, erguvanlar, anılar… Hafızanızdaki tüm fotoğraflar burada, ama albümün aralarına, arkalarına, görünmez yerlerine sakladığınız fotoğraflar da yok mu?
Var. Var tabii ki.
-          Kitabın son bölümlerinde “daha fazla acımak istemediğim için dökmüyorum” diyerek söylediniz ama…
Aynen öyle. Bakın ben size şunu anlatayım: ben planlı bir yazar değilim. Diğer bütün kitaplarımdaki gibi “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları” kitabımı da yazarken bir plan yapmadım. Anlatıcı şimdi Asmalımescit’ten hareket edecek. Yüksek Kaldırım Yokuşu’ndan aşağı inecek. Sonra şunu yapacak, sonra bunu yapacak… Bir plan yapayım demedim. Sadece Tünel’den, Asmalımescit’ten yola çıkmasını ve aynı zamanda bir yola çıkmasının gerekli ve kaçınılmaz olduğunu düşündüm. Ve dedim ki kendime, “duygularının çağrışımlarının akışına bırak kendini”. Öteki romanlarımı da, bunu da böyle yazdım. Haliyle ben, Yüksek Kaldırım’ı anlatırken vapurları da anlatacağımı biliyordum ama ne anlatacağımı bilmiyordum. Üsküdar’a er ya da geç geleceğimi biliyordum ama yine ne anlatacağımı bilmiyordum. Haliyle yol öyle gitti ve yolculuğun nihayete erdiği akşam, yani anlarda, sizin bana soru olarak getirdiğinizi ben kendime soru olarak zaten getirmiştim. “Başka anlatmadıkların var mı?” Vardı tabii. Olmaz olur mu? Bunlar çekmecemin çok gizli yerlerinde hala duruyor. Evet, daha fazlasını anlatmayı göze alamadım diyebilirim. Bu göze alamamamın nedenini için, “yazarlık karanlık bir mağaraya inmek” gibidir derim. Ne kadar derin olduğunu bilemediğiniz bir mağaraya. Karanlık beni geldiğim yerde biraz korkuttu. Ama kendime şu sözü verdim: “buraya kadar indiysem, daha fazlasını yapabilirim”. Ama şimdi değil. Yapacağım. Bunu da yapacağım. Çünkü bu kitap benim uzun zamandır inemediğim derinlikleri dile getiriyordu. Yeterli olmadığını biliyorum, ama devam edeceğim.  
-          1910 yılında 600 kadar apartmanı olan bir şehrin geçirdiği evreler, değişimler, göçler dolayısıyla artan hengâmesi, -her ne kadar kitapta bir küskünlük hissetmiş olsam da-, sizi başkalarında okuduğum bir karamsarlığa itmemiş. Bunu biraz açtınız sohbetin başında ama “neden” diye sormak istiyorum yine de?
Tabii benim kırgınlıklarım da var. Sizin ifadenizle ki, doğru bir ifade bence, küskünlüklerim de var. Bunları kitabımda dile getirmeye çalıştım. Kırgınlığımın kaynaklarını da olanaklarımın ve sınırlarımın elverdiği ölçüde dile getirmeye çalıştım. Ancak şuna da inanıyorum: bu şehirde yaşıyorsak ve hayatımız bu şehirde devam ediyorsa, hayatımızın şiirini yaşamak için daha ne yapabiliriz sorusundan da vazgeçmememiz gerekiyor. Bu soru beraberinde umudu getiriyor. Umudu yitirmemeyi gerektiriyor. Ben umutsuz bir insan değilim. Zaten şunu da söylemek mümkün aslında: eğer hakikaten yaşamaya değmiyorsa bu şehir artık, çekip gitmek gerekiyor. Eğer ben hala çekip gitmiyorsam demek ki beni bağlayan bir şeyler var. Çok kıymetli bir şeyler. Bu da tıpkı kadın erkek ilişkilerine benzer.
-          Ben de tam bunu soracaktım. O zaman sizin için İstanbul bir kadındır diyebilir miyiz?
(Gülüyor.) Ben bir erkek olduğum için kadın evet. Dışarıdan bakarsınız bir çifte; kavga ederler, ayrılırlar, birleşirler. Yorucudur ilişkileri ama bir türlü ayrılamazlar birbirlerinden. Bunun bir nedeni vardır. Hala bırakamadıkları bir tarafları vardır birbirlerinde. Bu yüzden ilişki devam eder.  Ve bu yüzden tüm yoruculuğuna rağmen, tüm sorunlarına rağmen şaşılacak bir ölçüde belki bir hayat boyunca devam eder. Çünkü ayrılamazlar. Benim galiba İstanbul’la ilişkim böyle bir ilişki. Zaman zaman küsüyorum, kırılıyorum, çok kızıyorum ama aşk galiba bu. Ve aşk yaşanıyor.
Mario Levi - Sibel Doğan
-          Ama bir yandan da insanın doğası gereği sanırım bir karamsarlık okuyorum: “Şehrin çok eskilerden kalma duvarları çoktan yıkıldı. Yerine inşa edilen duvarlarla etrafında biriken mezbelelikler sayesinde de daha çok yıkıldı. Ya içimizdekiler?”
Çok severim bu bölümü.
-          Ben de çok sevdim. Devam ediyorsunuz: “Yoksa asıl yıkılmaları gereken bu yerde yenilerini mi inşa ettik? Daha doğru bir ülkeye hepimizin hakkı yok muydu?” diyorsunuz. Çok fazla değinmeseniz de çok kırgın olduğunuz taraflardan biri de bu ülke ile bu ülkenin gerçekleriyle ilgili kitaptakinden daha fazla cümle istiyorum dersem…
Son 80-100 yılda çok büyük yanlışların yapıldığını düşünüyorum bu ülkede. Bir çeşit tek tipleştirmenin hedef olarak, ülkü olarak seçildiği ve bundan da gurur duyulduğu bir tarihten geçtik son 80-100 yılda. Bu bir şekilde başarıldı. Bir takım farklılıkları yaşamak isteyenler ya da yaşamaktan başka türlüsünü yapamayanlar çok acı çekti. Ve bir takım farklılıklar önemli ölçüde yok edildi. Bana kalırsa bu, en kibarca söyleyişle bir insanlık utancı. Bunu bu ülkede yaşadık. Bu nedenle o duvarlardan söz ettim. Temel sorunlarımızın hepsi neredeyse, herkes kendine göre bir takım sorunları öne çıkarabilir, önemli değil, eşcinselseniz eşcinsellik, bir azınlık mensubuysanız azınlık, Kürt’seniz Kürt, Aleviyseniz Alevi. Ne olursa… Yoksulsanız yoksul. Anlatabiliyor muyum? Önemli değil. Sorunlarımız çok. Ülkenin sorunları çok… Çözemediği sorunları çok... Bunlar benim görüşüm. Yıllar boyunca tüm bunlar halının altına süpürüldü, atıldı. Ve “biz ne kadar büyük bir ülkeyiz” dendi. Belki büyük bir ülkeyiz, olabilir. Dünyanın 15. büyük gücü olduğumuz söylenirken kimse yalan söylemiyor. Rakamlar ortada. Ama bu yeterli değil ki. Ben bu yüzden o duvarlardan söz ediyorum. Birbirimize sürekli duvarlar inşa ettik. Benim bir cümlem vardır: “herkes kendi duvarının dibinde ölüyordu” dedim. Ben bu kitabı bir başka kitabımdan alıntıladım. “İstanbul Bir Masaldı”dan. Haliyle bunları yaşamak lazım... Ben buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
-          Ya sizin duvarlarınız?
Benim kendimi korumak için ördüğüm duvarlar oldu tabii.
-          Bunu şunun için soruyorum: yazıyla uğraşan birinin, yazıya, tıpkı İstanbul’a tutkunuzdaki gibi bağlısınız…
Aynen öyle.
-          Duvarlar bir yerden sonra üretiminizi engelleyecek bir şey aslında. Benim fikrim bu. Kendinizi korumaya aldığınız zaman dökemezsiniz. Çünkü siz kurguyla yazmıyorsunuz, samimi bir dille yazıyorsunuz. Sizin duvarlarla ilişkiniz daha inişli çıkışlı olsa gerek.
Şüphesiz ki öyle... Ayrıca size şunu da söyleyebilirim: benim hayatım bu duvarları yıkma çabasıyla geçti. Bugüne kadar birçok duvarımı yazıyla yıktım. Bu yüzden tespitinizde fevkalade haklısınız. Belki de galiba benim asıl tutkuyla bağlı olduğum; yazım. Bu İstanbul’u da aşıyor. İstanbul sadece bir fon burada... Ama insanın duvarlarını yıkmaya çalışma süreci çok sancılı bir süreç. Bu yüzden yazmak da sancılı… Ama güzel bir tarafı da var. Zaten güzel bir tarafı olmasa bunca yıl bu mücadeleyi vermezdim. 35 yıldır yazıyorum. Kendinizi daha iyi tanıyorsunuz. “Yazmak karanlık bir mağaraya inmektir” dememdeki sebep de bu aynı zamanda. Tabii bir o kadar da başkalarına, bana duvarlarını örenlere bu duvarları da göstermek istiyorum. Burada yapabileceğim tek bir şey var: o duvarları okura göstermek. “Bana bu duvarlar örüldü” demek. Hatta biraz daha cesaretle, “siz ördünüz” demek. O duvarları yıkıp yıkmamayı okura bırakıyorum.    
-          “İnsan kendini ancak başkalarının ‘yazı’sında da görmeyi başardığında, dahası, gizlenenlerin hayatına farklı ihtimaller getireceği fikrine hazır hissettiğinde duyabiliyor, hem de çok iyi duyabiliyor” diyorsunuz, burada aslında insanların farkındalık düzeylerine gönderme yapıyorsunuz sanırım, hem kendi hem de başkalarına olan…
Evet.
-          Kurguyla yazmıyorsunuz. Malzeme sizsiniz. Kendinizden yola çıkıyorsunuz. Orhan Veli’yi, Tezer Özlü’yü bu nedenle sevdim hep. Ama o dönemin koşullarında ve bakirliğinde bu tarz daha kolay kabul görebilirdi. Tam da, son kitabınızda da anlattığınız değişimler nedeniyle riskli değil mi yazıda bu tarzı tercih etmek?
Tabii ki riskli ama ben bu riski seviyorum. Benim hayatımda birçok riski göze almak vardır. Zaten yazının kendisi de bir riskti. Hiçbir suya sabuna dokunmadan yazmak da mümkündü ama o zaman da ben sahiciliğimi sorgulardım. Samimi olmak ve sahici olmak tabii ki çok önemlidir. Galiba yazının derin anlamında da bu yatıyor. Göze alabilmek. Yoksa niçin yazacağız ki?
-          “Edebiyat, her şeyden önce samimiyet ister. Benim için samimi olan eser, değerli olan eserdir. Yazar ne kadar savunmasız olursa, o kadar başarılı olur bence” demişsiniz bir söyleşinizde, aynı muhabbetin devamı olacak: bunca samimiyet hüznü de beraberinde getiriyor doğal olarak. Kitapta böylesine çırılçıplak kalmak korkutmadı mı, korkutmuyor mu sizi?
Eskiden daha çok korkuturdu. Fakat gün geliyor artık çıplaklığınızdan da utanmıyorsunuz eskisi gibi. Ya da rahatsız olmuyorsunuz diyelim. Çünkü siz karşınızdakinin de çıplak kalmasını istiyorsunuz. Karşınızdakinin de o zırhlarını kırmasını istiyorsunuz. Acı çekelim önemli değil ama birbirimizi daha iyi görelim. Bu her anlamda, politik anlamda da doğru, bireysel ilişkilerde de doğru. Çıplaklığı çok derin anlamda kullanıyorum. Mesela, iki insan sevişirken çıplaktır ama ne kadar çıplaktır? Ve ne kadar zırhlarımız vardır? Orada bile… Onu anlatmaya çalışıyorum. Bu nedenle tabii ki zor ve tehlikeli ama yazmamız ve anlatmamız gerekiyor.
-          “Aklı başında bir insanın yapacağı bir şey değil yazı yazmak. Bazen çok acı çekiyorsunuz, yazamadığınız günler oluyor, yazmak istiyorsunuz ama olmuyor. İşte o zaman kendime birtakım çareler bulmuşumdur, müzik dinlemek gibi, şiir okumak gibi” demişsiniz bir gün. Tüm dikkatim bulduğunuz çarelere odaklanmış durumda. Müzikle ilişkinizden söz eder misiniz biraz?
Müzikle ilişkim benim çok derin bir ilişki. Hiçbir zaman müziğin tekniğini, nota okumayı mesela diyelim, öğrenemedim ama her zaman iyi bir müzik dinleyicisi oldum. Belki de bu nedenle radyo programcılığı yaptığım günlerde programlarımı kendim hazırladım, kendi şarkılarımı seçtim ve kendim sundum. Çünkü gözümü açtığımda evde bir müzik ortamı buldum. Beni çok zenginleştiren bir müzik ortamı buldum. Dedemin, anneannemin evinde Fransızca şarkılar dinledim. Klasik Batı Müziğini, Valsleri dinledim, İtalyanca, İspanyolca şarkılar dinledim. Babaannemim yanında olduğum günlerde, babaannem, annem ve babamla yaşardı, Türk Sanat Musikisini ondan dinledim. Dolayısıyla bu, beni ben yaptı. Ve müzik benim için hep esinleyici oldu. İçimde bir şeyleri hep kıpırdattı. Hatta öğrencilerime zaman zaman, yine kendimden hareketle, şunu söylerim: “diyelim ki yazı masasının başına oturdunuz, bir yazıyı yazmaya kalkıştınız ve bir yerde tıkandınız, durun o zaman. Yazmayı bırakın. ‘Neden yazamıyorsunuz’ onunla yüzleşin. Belki anlatamıyorsunuzdur, belki birileri anlatmanızı engelliyordur. Belki malzemeniz yoktur. Belki tükenmişsinizdir. Bunların hepsi birer olasılık... Ama eğer kapanmış bir takım kapaklar varsa, müzikle açabilirsiniz” derim. “Ve özellikle sizde hatırası olan şarkıları dinleyin” derim, bakın o zaman açılıyor mu? Müzik çok güçlüdür. Bu yüzden başka evlerimden taşımış olduğum plaklarımı, kasetlerimi hep korumaya çalıştım. Bunlar benim için birer güvenlik sibobu. Biliyorum ki, onlar bir yerde duruyor. Ve eğer yazma konusunda bir tıkanma ile karşı karşıya olduğumu hissedersem, onlara başvuracağımı biliyorum. Onların bana başka kapılar açacağını biliyorum. Bu nedenle müziğin hayatımda çok büyük bir yeri vardır. 
-          Siz kendiniz için değilseniz, kim sizin için olacak? Yalnız kendiniz içinseniz, siz nesiniz? Ve şimdi değilse, ne zaman? (Rabi Hillel-Pirke Avot 1:14)  
Mario Levi - Sibel Doğan
Bu benim çok sevdiğim bir dünya görüşüdür. Bu Yahudi mistisizminin belki de en önemli kitabı olan Talmut’tan alınmış bir sözdür. “Şimdi değilse ne zaman?” Bu çok önemli bir sözdür. Yazı için de önemli, hayat için de önemli. Yazı için şu: “Bir gün yazarım zaten” demek, bu ertelemeyle oyalanmak, hayatı kaçırmaktır. Veya bir insanla bir şey yaşamak istiyorsanız, karşınızdaki insan kim olursa olsun; bir dostunuz, bir sevgiliniz, anneniz, babanız, kardeşiniz… yaşamanız gerekir diye düşünürüm hep. Hayat akıp gidiyor. Benim de ıskalamalarım, vazgeçişlerim oldu. Bunlar bende hep keşkeler doğurdu, ama keşkelere sığınmak da istemiyorum artık. Yeteri kadar esinlediler zaten o keşkeler. Dolayısıyla hem kendim için olmak hem bir başkası için olmak, ama bir o kadar da şimdiyi yaşamak istiyorum. Şimdi ve burada olmak benim için çok kıymetli bir hayat felsefesi.
-          İstanbul’a en çok yakışan duygu hüzündür derdim birçok yazar için de bunun böyle olduğunu gördüm. Sanırım yazan insanların ortak duygusu bu… Kitapta “siz aslında hangi şehri yaşadınız?” diye sorarken kendi yanıtınızı da veriyorsunuz. Yazılarında ana malzemesi, tutkuyla bağlı olduğu İstanbul olan, İstanbul aşığı bir yazar olarak sizdeki İstanbul’u kısaca anlatır mısınız?
Aslında İstanbul her şeyden önce bütün bu sohbette sözünü ettiklerimiz... Bugünü yaşarken tarihin derinliğini yaşamak... Çünkü çok derin bir şehir İstanbul. Görmesini bilenler için çok derin bir şehir. Ben şu ayrımı da yaparım: İstanbul’u yaşamak ile İstanbul’da yaşamak arasında çok önemli bir fark vardır. Ben İstanbul’u yaşıyorum ve daha derinini yaşamak için de elimden geleni yapıyorum. Ve İstanbul’a en çok hüzün duygusunu yakıştırırken, tabii ki ilk değilim, ben kendimi bir geleneğin parçası olarak görüyorum. Ve o geleneğin, Türk edebiyatındaki bu geleneğin içinde yer almak da bana başka bir heyecan veriyor. Çok derin bir duygu yaşatıyor. Bana devredilen bir miras var. Ben bu mirası imkânlarım ölçüsünde taşımaya çalıştım. Bu mirasın içinde Yahya Kemal de var, Ahmet Hamdi Tanpınar da var, ustalarımdan biri olarak kabul ettiğim Selim İleri de var. Ben bu izi sürmek istiyorum ve İstanbul’un hüznünden söz ederken yine İstanbul’un bana kalan tarihini düşünüyorum. Önemli olan tarih bilgisi değil, tarih duygusu. Ben tarihi yarımadaya baktığımda veyahut Galata Kulesi’nden karşımda uzanan manzaraya baktığımda sadece tarihi yapıları görmüyorum. Sadece yapılardan hareketle bir tarihi görmek bana yetmiyor. Orada birileri yaşadı ve bize bir şeyler bıraktı. Bu şeylerin adını koymaya çalışıyorum. Orada bir takım diller yaşandı. O dillerin bize bıraktığı bir tarih ve bir duygu iklimi vardı. Mesela ben Rumca bilmem. Ya da bildiğim Rumca kelimelerin sayısı 25’i 30’u bulur ancak. Ama ben Rumca biliyorum diyorum. Çünkü duyguyu biliyorum. Tamam, İstanbul’dan geçmiş diller, benim atalarımın İspanya’dan getirmiş olduğu Ladin dilini biliyorum, konuşuyorum, ama o dilin duygusunu biliyorum. Bana sorarsanız Fransızca da bu şehirde yaşamış dillerden biridir. Onu da biliyorum. Dillerin duygusu var. Anlatabiliyor muyum? Bir dili bilmek sadece o dilin dilbilgisine iyi vakıf olmak ya da o dilde çok geniş bir kelime hazinesine sahip olmak değildir, o dilin duygusuna sahip olmaktır. Bu nedenle ben Türkçenin derinliğine varabildiğimi düşünüyorum. Benim yaşadığım Türkçedeki derinlik, hep bu tarihten kaynaklanıyor. Bu şehrin dillerinden biridir Türkçe. O, geçmişten gelen duygu çok anlamlı benim için. Bu yüzden galiba İstanbul’u biraz da böyle görüyorum. Ama yine kitabımda dile getirdiğim deniz, balık ki, çok önemli bence. Başka şehirlerde de bir balıkçılar çarşısına gittiğinizde o balık kokusunu duyabilirsiniz. Gidin Venedik’e, Venedik’teki balık çarşısında da bir cumartesi sabahı gittiğinizde müthiş bir koku burnunuza çarpar, ama galiba İstanbul’daki biraz daha farklı. Neden daha farklı? Çok gerçekçi bir insan “canım en nihayetinde balık kokusu” der. Evet, doğrudur ve Venedik’teki de, Marsilya’daki de, Fas’taki de kuşkusuz benzer birbirine. Ama ya tarihler? Ya o bize kalanlar? Mesela palamut deyip geçemezsiniz. Bırakın palamudu, lüfer deyip geçemezsiniz. Geçemezsiniz çünkü size aktarılanlar var, hikayeler var, yaşamış olduğunuz hikayeler var. İstanbul biraz da böyle bir şehir... Belki bir başkası da Venedik’i anlatmak ister. Ben bir gezgin olarak anlatırım, Venedikli bir yazar da kendi Venedik’ini anlatır. İnsan en iyi, en iyi bildiğini anlatır.
-          İstanbul’a borçluyum diyorsunuz, borcunuzu nasıl ödüyorsunuz ya da ödemeyi planlıyorsunuz? Yazı dışında?
Borcumu sadece ve sadece çok zengin bir yazar olmadığım için parayla değil, yazıyla ödemeyi düşünüyorum.
-          Yazılarınızda azınlıklar ağırlıklı konunuz. Türkiye’de her dönemin ve siyasetin de ana malzemesi bu, ama ben, “bu topraklarda kökleri 500 yıl öncesine dayanan bir ailenin mensubu olarak kendinizi azınlık olarak görmeniz neden” diye sormak istiyorum.
Bunun cevabı yine tarihte. Birincisi şu: ben artık kendimi tutkuyla bağlı olduğum şehirde, İstanbul’da kendimi sadece ve sadece İstanbullu olduğum için azınlıkta hissediyorum. İsterseniz oradan başlayalım. Çünkü benim gibi İstanbul kültürünü bu kadar derinliğine yaşayan çok az insan kaldığını düşünüyorum, bu şehirde. Bir gazetede bir röportaj yaparken yine böyle bir konu gündeme geldiğinde şu örneği vermiştim: İstanbul’da tahminlere güvenecek olursak 16 milyon insan yaşıyor bugün, ama en çok bir milyon kişi lakerdayı bilir. Bilmiyorum bir milyon kişi biliyor mu lakerdayı? Emin değilim gerçekten. Ama böyle bir gerçek, bunu düşünebiliyor olmak bile içimi acıtıyor. Diyeceksiniz ki, eni sonu nedir? Bilinmese ne olur? Tamam, bilinmese ne olur? Kabul edelim. Ama bunu bir simge olarak görmeye başladığımızda ve lakerdanın içerebileceği bütün bir tarihi çağrışımları düşündüğümüzde meselenin boyutu değişiyor. Bu bir bir kere... Bu bir İstanbulluluk kültürü… Yani bu kültürün içinde, bu balık kültürünün veya lakerda kültürünün içinde Rum’u da var, Yahudi’si de var, Müslüman’ı da var, Ermeni’si de var, Levanten’i de var. Burada bir ayrım yok. Bu İstanbul kültürüdür öncelikle. Ama bu kültür olmayınca kendinizi azınlıkta hissediyorsunuz, bu bir. İkincisi, bu kitabımda bir duyguyu dile getirmeye çalıştım. Bir kere adınız Mario. Mehmet ya da Mahmut değil. Siz diyorsunuz ki kendinize, “ben buraya aidim.” Sonuna kadar buraya aidim diyorum. Hatta şunu diyorum: birçok kişi yokken ben buradaydım. Dolayısıyla ben gerçekten İstanbul’a çok aidim. Dolayısıyla ben İstanbul’un sahiplerinden biriyim. Ama bir de şu var: birileri size “neden adın Mario” diye sorabiliyor. Gel de şimdi uzun uzun anlat! Sıkıldım artık.
Bunu anlatamayacaklarımla karşı karşıya geldiğimde bir çözüm yolu buldum kendime. Mesela diyelim bir taksi şoförü, bundan iki ay önce başıma geldi, “biz İspanya göçmeniyiz” dedim. “Ya hocam desene sen de bizim gibi göçmenmişsin meğerse biz de Makedonya göçmeniyiz” dedi.  Dedim ki, “doğru ya, hangimiz Türk’üz ki?” “Haklısın” dedi. Ben bunları açıklamak zorunda kalıyorum. Böyle olunca bir başka boyut kazanıyor. Size hiç kimse bu soruyu sormuyor Sibel Hanım. Siz kendinizi duygusal olarak, etik olarak, ahlaken bir başka azınlık boyutunda görebilirsiniz, eminim görüyorsunuz da, ama size hiç kimse bu soruyu sormuyor. Ama ya adınız Dora olsaydı, Ani olsaydı? Haliyle burada duruyorsunuz işte. Burada farklı bir yerdesiniz. Tabii buna sistemin farklı bir dini yapıdan gelenlere belirli bir ölçüde kapalı oluşunu da isterseniz hiç konuşmayalım. Bu derinlik yeter. Şunu hiç konuşmayalım: ne yaparsanız yapın, bir azınlık mensubuysanız, başka bir dindenseniz bazı meslekleri icra edemezsiniz meselesine hiç girmeyelim, çünkü çok yüzeysel kalır.
Mario Levi - Sibel Doğan
-          Son olarak şunu söylemek istiyorum: kitapta artık kokmayan karanfillerden şikayetçisiniz... Terasımda kokan bir karanfil var. Bahar geldiğinde sizin için bir saksı hazırlamak isterim.
-          Harika. Demek ki hala bu şehirde kokan bir karanfil var. Çok teşekkür ederim. Çok memnun olurum buna.

19 Nisan 2012 Perşembe

“Bir insanın, bir insanı hissedebilmesi için, kelimeler çok da önemli değildir.”

www.okuryazar.tv-Sibel Doğan

“Zaman da tam o anda durdu. Bir an. Uzadı sonra, uzadıkça uzadı, daha da uzadı. İkinci bir zaman oldu, akıp giden zamanın yanında paralel bir zaman. Akmayan, o anda durmuş, orada kalmış ama her daim şimdiki zamana paralel.” Zamanın durduğu bir anı anlatan, sorgulayan, tartışan “Soluk Bir An”ı, soluk soluğa okuduktan sonra Behçet Çelik ile kitabı, hayatı ve aşkı konuştuk.
Asuman Kafaoğlu-Büke Radikal-Kitap’ta yayımlanan yazısında; “‘Soluk Bir An’ bir aşk romanı değil, aşkın boşluğunu anlatan bir roman belki de” demiş. Öyle mi?Aşkın boşluğundan ziyade, aşkın ne kadar mümkün olabildiğini, aşka düşmüş bir kahramanla anlatmaya çalıştım. Roman; bu kahramanın âşık olduğunda kendine dönüp, kendini tartarak neden âşık olduğunu, aşkın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmasıyla ilerliyor. Aşk üzerine çıkarımları var ve her çıkarımın peşi sıra, kendi muhakemeleriyle “hayır bu yanlış galiba” diyor bir yandan da. Tabii, çok düzenli şekilde gitmiyor bu muhakemeler. Dolayısıyla, aşkın boşluğu sonucunu çıkaranlar da olabilir, ama ben daha çok; aşkın ne olduğu, ne kadar yaşanabildiği, nasıl hissedildiği üzerinde durmaya çalıştım. Roman kahramanının bir sıkıntısı da şu: 50′lerine yaklaşmış ve o güne kadar hayatını altüst eden çok çarpıcı, filmlerde, kitaplarda olduğu, eşinden dostundan duyduğu gibi bir aşk yaşamamış. Geç sayılabilecek bir yaşta bunu yaşadığında hissettiği sarsıntı nedeniyle olan biteni, kendi iç dünyasını, neden âşık olduğunu daha çok sorguluyor. Ruh haline göre aynı olguyu sevinçli bir şeylerin işareti olarak gördüğü gibi kederli şeylerin işareti olarak da değerlendirebiliyor. Sürekli bir gel-git halinde.
Gerçek hayatta da kendimizi onun kadar sorguluyor muyuz aşk halindeyken?Bu biraz da kişiyle ilgili. Zannediyorum, bu roman kahramanı daha erken yaşta da bu noktaya gelmiş olsaydı bu sorgulamayı yapardı. Zaten aşk bizde birçok şeyin altüst olduğu bir hal. Âşık olmadan önceki kendimiz olmaktan çıkarız, yeni halimizi de yadırgarız. Bu şuna benzetilebilir belki: ergenliğe girdiğimizde de artık çocuk değilizdir. O dönem de bocalama dönemidir. Kimi zaman ilk aşklar da buna denk düşer. Daha sonraki aşklar da bizi dönüştürür. Olumlu ya da olumsuz. Aşkı yaşama şansı bulan, haliyle düşünmeye zaman bulamaz pek, düşünmeye ihtiyaç da duymaz. Taner’in sıkıntısı, baştan imkânsız olduğuna inandığı bir aşk yaşıyor olması. Dolayısıyla, aşkı ancak düşündüğü ve sorguladığı kertede yaşayabilir. Günlük hayatın akışında beraber olma, bir şeyler paylaşma imkânı yok; ancak kendi içine dönüp, kendi içinde aşk üzerine düşündükçe, tefekkür ettikçe aşk halini yaşayabiliyor.
Kitabın kahramanına üzüleyim mi kızayım mı bilemedim. Bir yandan; bu platformda, okuryazar.tv’de Hüseyin Kıran’la yaptığımız röportajda edindiğim bilgiyle, “eğer aşkını yaşasaydı mevcut düzene karşı bir direniş sergileyecekti” dedim, ama diğer yandan da yaşadığı o zavallı hayatta neden direttiğine ve eşine de o eziyeti ettiğine kızdım.Bu aslında değişim korkusundan kaynaklanıyor bence. Varolanı yıkmak sözde kolay belki ama harekete geçmek çok kolay değil. Bizi çok şey bağlıyor. Romanda biraz da bunu anlatmak istedim. Bir yerde roman kahramanı, “insanın ağırlığı varmış” diyor, “bu gezegende.” Bunları fark ediyor. Daha önce düşünmek zorunda kalmadığı pek çok konuyu düşünmek, tartmak zorunda kalıyor ve bunların sonucunda da hareketsizleşiyor. Bir yandan aslında hareket edemeyeceğini bildiği için de… Ben burada roman kahramanı Taner’i sevilsin ya da sevilmesin, üzülünsün ya da üzülünmesin diye oluşturmadım. Bugüne dair biraz tipik bulduğum bir ruh halini ya da bir duruş halini, bir tavır alamayış, bir direnemeyiş halini yazdım. Taner bir yandan da güçlü farkındalıkları olan birisi. Şöyle bir handikap benim dikkatimi çekiyor: kendi içimize dönüp, kendimizi tarttıkça, hareket alanımızı da sınırlandırıyoruz. Biraz bunu da anlatmaya çalıştım. Öte yandan hangi noktadan bakarsak, sevenler de olacaktır Taner’i bütün bunların yanında, çünkü belli bir ahlakı da var. En azından çoğu zaman yaptığımız gibi, suçunu görmezden gelmiyor. Suçunu biliyor, acısını çekiyor. Suçluluk duygusu geldiği zaman, “tamam, eksiklikler bitti” diyor bir yerde. Daha sonrasında ne olur? Sizin beklediğiniz gibi harekete geçer, bir şeyleri değiştirir mi bilemiyorum ama ben onun, çok uzun sayılmayacak bir dönem içerisindeki çalkantısını anlatmaya çalıştım.
Taner, “Sonunda ölüm olan bir varoluş çok da önemli değildir, olamaz, bu kadar da ciddiye alınmamalı” diyor. Hakikaten ciddiye almamalı mı? Siz ciddiye almıyor musunuz?Ciddiye almasam edebiyatla ilgilenmezdim (gülüyor). Edebiyat sonuçta, insanın mevcut dünyaya yeni bir şey eklemesidir. Kitabı yaratıyorsunuz. Demek ki, bir şeyin eksikliğini duymuşsunuz, bir şeylerden rahatsız olmuşsunuz. Demek ki; bundan rahatsız olmuşsunuz. Dolayısıyla, ben böyle bir düşüncede değilim. Ama zaman zaman içimizi kaplayan bir boşunalık hissi var. Boşunalık hissi, sonunda ölüm olmasıyla ilgili olduğu kadar, toplumsal yapının ve bizi kuşatmış olan değer yargılarının saçmalığıyla da ilgili. Yani; yapmak istediğimiz şeyleri yapamadığımız, kendi kendimizi bile harekete geçme noktasında göremediğimiz zaman, hakikaten o boşunalık hissi gelir çöreklenir içimizde. Ama şöyle bir yan da var: hayatın sonunda ölüm olduğunu bilmek, hayatı önemsizleştirdiği gibi, aslında hayatı önemli hale de getirir. Bunu biz çoğu zaman bilmeyiz. Bir yerde okumuştum: birisi için “öldü” dendiğinde, bir derviş, “yaşıyor muydu ki?” diyor. Yani, ancak yaşayanlar ölebilir. Dolayısıyla, sonunda ölüm olan bir varoluş kesinlikle boş değildir. Ben de Taner’in yaşayamamasının hikâyesini anlattım. Öte yandan onun yaşayamaması, onun yaşayamamasının hikâyesi de aslında hayata dair. Hayatın içerisinde. Pek çoğumuzun zaman zaman aklını bu çeler. Niye varız? Olmasak kim ne kaybeder? Evren, kâinat ne kaybeder? O da zaten, Taner’in gel-gitleri içerisinde aklından geçen bir cümle. Taner de sonuçta ipleri koparmış, hayattan tüm beklentisini yitirmiş değil. Yoksa, âşık olamazdı.
Orada Camus’ya da bir gönderme yapıyor musunuz? Camus’nun Sisifos’una?Var. Varoluşun bir amacı ve anlamı olup olmadığı sorusuna takılıp; “mutlaka vardır”, “nedir”, “bulamıyorum”un telaşını yaşamak yerine, o soruyu gündemden alıp yaşamak… Benim emelim bu. Kitap bunu ne kertede ifade edebilmiştir bilmiyorum. Öyle bir derdim de yok ama bana dönük olarak söyleyeyim: bazı soruları bilip, daha sonraları bilmezden gelerek, o sorular yokmuş gibi, önümüzde bir hayat var sürdürmemiz gereken.
Taner oğluna, nadir konuştuğu anlardan birinde; “Yaparsın oğlum, bir bilsen o kadar çok şey yaparsın ki.” Dedi ama “Dilerse zamanı bile durdurabileceğini söylemedi.” Zamanı durdurmaktan kastınız, Dünya çevresinde belli bir hızla batı yönünde uçuş yaparak hep aynı saatte kalmak değil herhalde? Orada kastınız, mistik mi?Mistik de değil aslında. Dakikaların, saatlerin bize gösterdiği bir zaman var ve bir de hissettiğimiz zaman var. Hissedilen sıcaklık deniyor ya son dönemde, onun gibi. Bazı anlar çok uzayıp, diğer anlardan çok daha baskın ve derinlikli bir şekilde hissediliyor. İşte ben bunu, zamanın o anda durduğu şeklinde düşünüyorum. Romanın başında Taner’in başına gelen de bu. Zaman yavaşlıyor ve duruyor. Bazı anlarda sanki bir şeyler daha billurlaşır ve somutlaşır. Dolayısıyla; Taner’in ileri yaşlara gelmiş olmasının getirdiği, zamanla ilgili, zamanın geçişi karşısında bildikleri nedeniyle, hissettiği telaş nedeniyle zamanla bir sorunu var. Fark etmişsinizdir, sık sık zaman konusunu tartıyor kafasında. Haliyle, oğluyla konuşurken de konu oraya geliyor ama o an onun anlayabileceğini düşünmediği için söylemiyor. Çünkü bazı şeyler yaşandıktan sonra anlaşılabilir. Birilerinin birilerine hissettirebileceği, öğretebileceği bir şey değildir bu. Daha yoğun hissettiğiniz anlarda, bana bir metafor olarak, sanki duruyormuş gibi geliyor zaman.
“Sisyphos’udur her insan bir başkasının.” İçim “cız” etti. Omuzlarım çöktü.(Gülüyor) Özür dilerim…
Taner bu sözü evirip, “İnsan kendi kendinin Sisyphos’udur” diyor, bu sözü “şiar” ediniyor. Biraz açar mısınız?Sisyphos söylencesini bilirsiniz. Taner, yaşadığı bazı kırılma anları nedeniyle hep bir yerlere gelip, geri düşmüş. Bunu insan ilişkilerinde yaşamış. Bir yerden sonra artık onlarla ilgili dışarıdan hüküm vermemeye karar vermiş. Bu önermeye sığınmış. Bir başkası benim için, hiçbir zaman tam olarak anlayabileceğim birisi değildir, mutlaka bir boşluk, bir mesafe olacaktır aramızda, demiş. O mesafeyi bilip, ona göre ilişkilerini sürdürmeye karar vermiş. Bu, bir tür geri çekilme şifresi olarak da görülebilir ama bir biçimde olanı da net bir şekilde görme cesaretidir de. Olandaki acıyı hissetmeyi göze alması noktasında değerlendirilebilir. Hayatından çok insanı çıkartıp, yalnız kaldığı dönemde Taner’i tanıyoruz. Bu noktada kendisine dönük, içe dönüşünde de bir kendini tanıma, bilme çabası var. Burada da bir yerden sonra, başkasıyla olduğu gibi kendiyle ilişkisinde de o mesafeyi, boşluğu görüyor. Niçin harekete geçemediğini, elini neyin tuttuğunu net olarak bilemiyor. Bir sürü sebep var. O sebepleri aşabilecek düşünce yapısı da var. Sonuçta boş bir insan değil. Toplumun değer yargılarını önemseyen biri de değil. Daha önce de başkaldırmış. Bunu yumuşatılmış bir şekilde de yapabilir. Fakat, elini tutan bir şey var. Ne olduğunu bilmiyor. Bir karanlık nokta var. O karanlık noktayı bilme çabamız belki de, kendimize dönük Sisyphos’luğumuzdur. Şunu da eklemeliyim: Kendimize dair her şeyi bildiğimizi sandığımız zaman esas boşluk büyüyor. Sözünü ettiğim mesafenin varlığını kabul etmek kendimizi tanımamız için önemli bir adım da olabilir.
“Bir insanı başka bir insanla aldatırız sanmak ne kadar yanlış. Bir insanı ancak onunla aldatırız. Ona başka biri muamelesi yaptığımızda.” Aşkın yerini alışkanlık alınca bunu hep yapıyoruz galiba…Bu da sebeplerden birisi ama…
Taner dolayısıyla söylüyorum bunu.Biraz oradan, öyle bir noktadan çıkıyor bu. Yani; Esra ile birlikte olsa Yasemin’i aldatacak değil. Yasemin’e gerçek kendisini sunmadığı için… En büyük pişmanlığı bu. Yaptığı pek çok şeyden dolayı kendisini affetmiş, aşmış. Fakat bunu aşamıyor. Yalan söylememiş ama doğruyu da söylememiş. Kafasındaki soru işaretlerini paylaşmamış. Bir karar verir görünmüş ama aslında sürüklenmiş. Yıllar içinde bu yaptığının hatasını görüyor ve dolayısıyla da, oradaki aldatmasının yanında, hayatına sayısız kadın da girse, aslında Yasemin’i bu kadar aldatamayacağını düşünüyor. Hem Yasemin’e kendisini tanıtmamış hem de, ona hayat arkadaşı olmuş ama, arkadaşlık da tesis etmemiş. İkili bir aldatma var ve bunun ağırlığını roman boyunca hissediyor.
“’Bir kadını anlaması mümkün değil bir erkeğin,’ demişti, ‘dinleyenini bulduğunda yetineceksin. Anlattığında da anlamaz ya, en azından kendi kendine konuşmazsın. Seni dinlemek yerine, sana neyin ne olduğunu anlatan adamlardan uzak duracaksın.’” Bunu bir kadın yazardan okusam, güler geçerdim, kadın sohbeti diye değerlendirebilirdim ama bu cümleleri yazan erkek. Bu durumda ciddiye almalı mı?Bu okuyucunun vereceği bir karar ama şuna dikkatinizi çekmek isterim: Esra çok fazla konuşmuyor roman boyunca. Taner’in kafasında yaşıyor. Esra’nın konuşmalarını alt alta koyduğumuzda Esra’nın genel geçer doğruları yineleyen birisi olduğu söylenebilir. Burada da Taner’in önüne bir top geliyor. Bir şeyler yapabileceği bir konu kadın-erkek ilişkisi. Burada en azından kendisini anlatıp, bir şeyler yapacakken, orada da harekete geçmiyor. Ama demin Sisyphos bağlamında söylediğim gibi, zaten bir insanın bir başka insanı anlamasının çok mümkün olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla da, gerçekten de dinleyeni bulduğunda ona kulak kabartmak önemli. Bu, çok cinsiyet odaklı bir şey değil. Esra bunu cinsiyet odaklı söylüyor ama bana sorduğunuzda ben bunun genel bir şey olduğunu yinelerim. Ama çok umutsuz olduğum da sanılmasın. Bir insan bir insanı çok iyi hissedebilir. Onu hissedebilmesi için de aslında kelimeler çok da önemli değildir. Anlatmak ve dinlemek noktasında, anlatmak ve dinlemeyi aşan çok başka bir bağ var. “Kalpten kalbe giden bir yol var” dediği gibi Neşet Ertaş’ın. Yani, ben o kadar da ümitsiz değilim diyelim.
Herkesin yaptığını yapmaya karar vermek, karar vermek midir?Taner böyle olmadığını bize gösteriyor (gülüyor). Bazen herkesin verdiği karar doğru da olabilir ama siz içinizden gelen “bu” diye karar vermemişseniz, “başkaları böyle yapmış, ben de böyle yapmalıyım” derseniz, bu karar vermek değil, sürüklenmektir. Yani; sıvı bir halde içinde bulunduğumuz kabın şeklini almaktır.
Soluk Bir An / Yazan: Behçet Çelik / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Kapak Tasarım: Ayşe Çelem Design / Can Yayınları / 1. baskı Mart 2012 / 215 Sayfa
Behçet Çelik; 1968′de Adana’da doğdu. Adana Anadolu Lisesinden 1986′da, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1990′da mezun oldu. İlk yazısı 1986′da Yeni Adana Gazetesi’nde, ilk öyküsü 1987′de Varlık’ta yayınlandı. Çeşitli dergilerde öykü, yazı ve çevirileri yayınlanan Çelik, Yazılı Günler ve Virgül dergilerini yayınlayanlar arasında yer aldı. 1989′da Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülü’nü kazandı; “Gün Ortasında Arzu” isimli öykü kitabı 2008′de Sait Faik Hikâye Armağanı’na, “Diken Ucu” adlı öykü kitabı da 2011′de Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer bulundu. “İki Deli Derviş” (1992), “Yazyalnızı” (1996), “Herkes Kadar” (2002), “Düğün Birahanesi” (2004), “Gün Ortasında Arzu” (2007), “Diken Ucu” (2010) adlı öykü kitaplarının yanı sıra “Dünyanın Uğultusu” (2009) ve “Soluk Bir An” (2012) adlı romanları ile “Sınıfın Yenisi” adlı ilkgençlik romanı (2011) yayınlandı. Çelik’in doğup büyüdüğü Adana üzerine yazılmış yazılardan oluşan “Adana’ya Kar Yağmış” (2006) adlı bir de derlemesi bulunmaktadır.

20 Mart 2012 Salı

“Yeryüzünün yüzüne karşı, bir şarjör mermi boşaltmıyorsa bir yazar, hiçbir iş yapmıyor demektir!”


www.okuryazar.tv - Sibel Doğan
Metis Yayınları’ndan çıkan şiir kitabı “Madde Kara” ve ilk romanı “Resul”ün yazarı Hüseyin Kıran ile Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Gecedegiden” dolayısıyla, başkacası mümkün olmayan bir yerde, “At Pazarı”nda, Gecedegiden, Hüseyin Kıran ve yazı üzerine lezzetli bir sohbet gerçekleştirdik. Okuyacaklarınız “hayata müdahale” etmeniz yönünde güdüler mi bilemem ama çok keyifli bir okuma sizi bekliyor. Ama demeli: “…ne kadar sokulsalar, sanki arada camdan bir zar.”
Kim bu yakışıklı? Gecedegiden?
Gecedegiden yakışıklı değil bir kere. Onu söyleyelim. Bu adam toplumun dışına düşmüş bir adam. Ama birebir, bir anti-kahraman kalıbı içinde değerlendirilebilir bir adam değil. Yazdığım romanlarda, Resul’ün de, Gecedegiden’in de bir anti-kahraman olduğunu söyleyemeyiz. Ama bu yönde iddialar var. Bazı eleştirmenler bunun bir anti-kahraman olduğu yönünde bazı değerlendirmeler yaptı. Çok katıldığımı söyleyemem. Yazmaya çalıştığım, edebi atmosferin ürettiği bir şey. Anti-kahramanlık durumu. Ama niyet ettiğim, kesinlikle bir anti-kahraman yaratmak değil. Hatta kahraman yaratmak bile değil. Daha çok, dünyayı anlamakla ilgili bir şey. Ya da ne kadar zor bir yerde yaşadığımızın farkına varmak ve mümkünse bunun farkına vardırmakla. Ki, dünyada işlerin ben çok zor olduğunu düşünüyorum.
Karanlık der misiniz Gecedegiden’e ve dünyasına?
Karanlık tabii.
Ve bir insan yaratma fikri ne tür bir zihnin ürünü olabilir?
(Gülüyor) Sakat bir zihnin ürünü. Karanlık şöyle: ben dünyanın görünen bir yüzey içinde yaşandığını düşünüyorum. Toplumsal ilişkiler açısından. Hepimiz bir taraftan varlığımızı sürdürürken, doğrusu yanlışı bir yana, genel toplumsal kabuller ölçüsünde yaşıyoruz. Bir yüzey olarak birbirimizle ilişkilerimizi, hatta kendimizle ilişkilerimizde, bazı durumlarda, kendimizi çok bastırırsak, belli bir kabul noktasından sürdürürken birçok şeyden fedakârlık ediyoruz, feragatte bulunuyoruz. Gecedegiden’i yazdıktan çok sonra, Foucault’nun “Büyük Kapatılma” kitabını okuyorum. Orada, 1839′dan bahsediyor yanlış hatırlamıyorsam, bir ihtiyaç oluşmuş; işsiz, çingene, fahişe, dilenci, eşcinsel, deli, sakat, bugünün kapitalist sistemi içinde istenmeyen her tür tip resmen saklanmış. Ve bu insanlar Paris’te büyük bir alanın içine kapatılmışlar. Bir tür büyük bir hapishaneye. Bir eşcinselle çingeneyi, çingeneyle bir dilenciyi niye yan yana koyarsın? Bu insanlar toplumsal üretim biçimi içinde herhangi bir konumu olmayan insanlar. Dolayısıyla burjuvazinin niyetlerini orada biraz çözebilirsin. Bu işte, bizim toplum boyutunda ötekileştirdiğimiz ve işin dışına çıkardığımız, bütün o yaşam süreçlerinin dışına çıkardığımız insanlar. Bunu aynı zamanda biz kendi içimizde de yapıyoruz. Tek tek bireyler olarak da. Dışarıda kabul görmeyeceğimiz yanlarımızı, parçalarımızı ne yapıyoruz? Yok ediyoruz. İçimizde bir yere gömüyoruz. Ama onlar yok olmuyor. O, Beckett’in, “aslında herkes deli doğar” diyerek kastettiği şey aslında biraz da bu. Herkes henüz o formu almadan, formatlanmadan, o genel kabulleri henüz bilmeden, itkileriyle, tepkileriyle, içgüdüleriyle, kendi yabanın doğasıyla doğuyor. Büyüme sürecinde, bir bütün olarak bütün kurumlar, toplumsal kurumlar dediğimiz her şey bu alana hizmet ediyor. Aileden başlıyor. Okulla devam ediyor. Şimdi artık medya da girdi işin içine. Neyi hissetmemiz, neyi düşünmemiz gerektiğine, neyin olabilir, kabul edilebilir olduğuna ilişkin bu genel algıda, bunun karşıtı olarak birbirimize yükleyerek bunu sürdürüyoruz. Mesela, senin yüzde otuzun ya da benim yüzde otuzum yok. Ya da hiç ortaya çıkmamış. Hiç konuşulmamış. Ve biz bu yüzde otuzun, atıyorum tabii bu rakamı, yüzde otuzun yüzde on beşini  kendimiz bile bilmiyoruz. Oraya hiç dokunmuyoruz. Yani hiç ilişki kurmuyoruz. Ama bu var. “İçimde katledilmiş bir varlığın izlerini buluyorum” diyor yine Beckett, o da buraya bir atıf. Yani kendi kendimizin içinde bir şeyleri öldürerek, ancak var olabiliyoruz. Toplumsal ortam böyle bir şey gibi geliyor bana. Böyle görünüyor. Dolayısıyla bu kapalı alana, bu karanlık alana biraz el atmaya çalışıyorum. Tabii gücüm ve yeteneğim oranında. Her şeyi yaptığımı iddia etmiyorum. Gerçekten bu iş bayağı zor. Bayağı bayağı okumak gerekiyor. Türkçe’ de olduğu kadarıyla ve ben gücüm yettiğince okumaya çalışıyorum. Ve bu alana biraz ışık tutmaya çalışıyorum. Öyle söyleyeyim. Yaptığım işin özeti bu.
İnsan yaratma fikrine ilişkin de, tabii büyük şeyler söyleyemeyeceğim ama keşke daha fazla yapsaydım. Bunun üzerine tek bir kitap bağlasaydım. O, çok daha iyi olacaktı bence. Orada şöyle bir şey işliyor. Bir kere bu alana ilişkin okumalarımda karşılaştığım şeyler var. Türkçe’ de, literatürümüzde yok. Bildiğimiz edebiyat alanı içinde yok. “Doktor Dee’nin Evi”nin yazarı Peter Ackroyd’da karşılaştım. Yahudi Kabalası’ ndan metinler okurken karşılaştım. Fikir nereden geldi onu söylüyorum. Yoksa bu, benim üstüne düşündüğüm, mesele edindiğim bir konu değildi. Yaratma fikrinin Tanrılık iddiası gibi budalaca bir yere vardığı da yok. Bu, çok iyi, çok doğurgan bir fikir. Yani, bunun üzerinden birçok şey yapılabilir. Benim yaptığım şey kısır kendi içinde. Ama Gecedegiden kitabının kendi darlıkları var. Öyle olması da gerekli zaten. Gecedegiden diye anlattığım adamın kendisi zaten dar bir alandan anlatılabilir bir şey. Yani, bırakın kahraman olmayı, bırakın anti-kahraman olmayı, bir insan olduğundan bile şüphe edeceğimiz darlıkta bir varlık. Dolayısıyla; böyle bir insanın yaratabileceği kendisine ait mahlûkun, yaratılan varlığın da, öyle çok sere serpe, çeşitli ihtiyaçlara yönelik, ki, ihtiyaçlara yönelik bir insan üretmekten bahsediyoruz, böyle bir varlık olmayacağını kestirebiliriz. Dolayısıyla, Gecedegiden’in kendi darlığı içinde, yaratacağı insanın nasıl olabileceğine ilişkin, bu da bir indirgeme aslında. Kaba terimlerle konuşmamak için, ekonomik ve erotik nedenlerin hayatta çok önemli olduğunu söylemem gerek. Ekonomik nedenleri biliyorsun, toplumsal doğamızın zorunluluğu… Toplumu dönüştürmek, birbirimizi sömürmek, para kazanmaya çalışmak gibi. Bireysel zorunluluk da, bireysel doğamızın gereği. Bir anlamda, toplumsal zorlamalar. Cinsel zorunluluklarımızdan kurtulamayız, tabiatımıza işlemiş ama ekonomik zorunluluklardan kurtulabiliriz. Dangalakça bir durumdan bahsetmiyorum. Her şey günlük gülistanlık olacak filan değil. Ama biliyoruz ki, şu anda yedi milyar nüfusumuzun çok daha fazlasını besleyebilecek kadar gıda üretiyoruz. Ama Afrika aç. Amerika’da obezite vs. Yani böyle dengesiz ve çarpık bir ekonomik yapısı olduğu için dünyanın, kapitalist sistemin, mahlûk yaratma fikri biraz da buraların aydınlatılması fikriyle ilgili bir şeydi. Kendi içinde fikir güçlü olunca tabii, kitap da daha fazla rol aldı. O kadar büyük bir şey düşünmemiştim. Gecedegiden’in, ya da benim yazdığım her şeyin, yani; gerçek dünyayla bilincimiz arasındaki çelişkiyi, farkı, o açmazı, uçurumu, o bir türlü kapanmayan şeyi, dünyayı çok doğru yaşadığımızı düşünmüyorum. Senin, benim, herkesin. Bir takım atfettiğimiz değerler, anlamlar gerçek dünyada işleyen şeyin yerine geçiyor. Ama bu tabii, bir bakıma, kendi yarattığımız yalan bir dünyada. Bu, tırnak içinde. Mahlûk yaratma olayı bu. Ama bu çok su kaldırır bir şey. Daha yarım saat, bir saat konuşsam… Hatta konuşmalıyım da ama keşke böyle harcamasaydım bu fikri de, başlı başına bir kitap olarak düşünseydim diye de sonradan düşündüm. Fakat ok yaydan çıktı, yapacak bir şey yok.
Gecedegiden’in şikayet ettiği “o sümüksü ilgi” nasıl bir ilgi? Arınmak için büyük çaba harcadığı insanlardan şikâyeti ne?
Çok karmaşık bir tarafı yok aslında. Eğer sadeleşmek istiyorsanız, ki, ben sadeleşmek istiyorum, dolayısıyla, benim yazacağım kahraman da sadeleşmek ister. Sadeleşmek de, gerçekten azalmak, gerçekten temizlenmek, kendi saflığını yaşamak, kendi içindeki o doğayı yaşamak. Doğu bilgeliklerine varan bir şey bu. Ama tabii benim hiç öyle bir sorunum yok hayatımda. Nirvana’ya ulaşayım vs. gibi bir derdim yok. Ben hayatın içinde olmaktan çok memnunum fakat bir taraftan da demek ki, memnun değilim. Bunlar insanı inciten şeyler. Yani, bu dünyada bulunmak! Dolayısıyla Gecedegiden’in yapmaya çalıştığı şey, kendine kapanmak ve saf bir varlığa dönüşmeye çalışmak. Kendisiyle eşit, kendinden başka hiçbir şeyi olmayan…
O ilgiden kurtulmaya çalışmasına ben şaşırmıyorum. Çünkü o ilginin kendisi, hele Türkiye’de, yani, dersine çok fazla çalışmamış insanların dünyasında, şekilsiz, amorf, herkesin aşağı yukarı birbirine benzediği, ne yazık ki lümpen bir çorbaya benzeyen toplumsal ortamda, insanların sana ilgi göstermesi, insanlarla ilişki kurman, bunların hepsi büyük bir acı kaynağı. Tabii ki, Gecedegiden bunu böyle tasarımlayamaz. Gecedegiden’in kendi gerçekliği var. Bu gerçeklik de yaşanmış bir gerçeklik. Yaşanmış gerçeklik deyince çok iddialı oldu. Yaşantılanmış bir gerçeklik. Dolayısıyla yazdığım şeyin içinde, kendi formuna uygun davranmak zorunda. Gecedegiden’in dertleri daha başka. Güvenlikle ilgili sorunu var. Zaten güvenlik benim saplantılı sorunlarımdan birisidir. Saplantı biraz ağır oldu ama böyle.
Kitapta çok canlı bir sahne var. “Önce yerden eline geçirdiği bir taşla vuruyor kafasına. Aniden Kaplan! Tak! Diye bir ses patlıyor. Artık çıkan seslerin gereksiz olduğunu kimse iddia edemez.” Sonra devam ediyor…
İşte bu, dış dünyayı reddetmenin alegorisi. Kimseyi öldürmüş değil. Dışarıdan gelecek ilgiye, o kendi içindeki yoğunlaşmayı dağıtacak ilgiye karşı, onun tepkisi. O bir duvar. Orada anlatılan şey, gerçekten bir cinayet değil. Beckett’te vardır: “Yazdıklarımda alegori arayanların boynu altında kalsın!” der, ben de, aramayanın boynu altında kalsın, diyorum. Alegorik şeyler yazıyorum. Yani okuduğunuz metne inanmayın. Onun arkasında başka bir metinsel durum var. Ya da bilgisel bir durum var. Ya da daha saf. Dolambaçlı bir yolla ifade etmiş olsam bile, aslında anlatmak istediği şey çok basit. Bir adam hayat karşısında tedirgindir ve kendini korumak ihtiyacındadır. Bunun karşısında da kendisine yöneltilecek bir ilgiyi gerekirse cinayet işleyerek yok edeceğini ima eder. Benim yazdığım şeyleri anlamak için hep biraz şairlikten geldiğimi ve çalışmaya da devam ettiğimi unutmamak gerek. Birebir okursanız, ben klasik anlamda romancı değilim. Çok defalar söylemişimdir, romancı değilim ben.
“Cümlenin vardır bir bildiği…”*
Benim burada dert ettiğim şey şu: dilden gelenle bir sorunu var Gecedegiden’in! Deminki sahnede “Yersiz konuşmalara hiç benzemiyor değil mi?” diyor mesela…
Dil de, çok sorunlu bir alan benim için. Bir defa en büyük sorunu dilin, başkaları tarafından icat edilmiş olması. Şimdi yenilerde Saffet Murat Tura’nın “Madde ve Mana”sını okuyorum. Son 15 sayfası kaldı ve tekrar toparlayacağım belki kitabı. İşte orada, konuşmak bir şey icat etmek gibidir, yani alet yapmak gibidir, gibi şeyler söylüyor. Böyle bakınca çok kötü değil ama biz artık yeni aletler üretebilecek durumdan çıkmış varlıklarız. Çok fazla düşünülmüş, çok fazla konuşulmuş, çok fazla yazı yazılmış. Yani; insanlar düşüncelerini öyle fazla ifade etmişler ki, artık sana kullanılmayan kelime, kullanılmayan cümle kalıpları ya da yeni, başkalarının söylemediğini söyleme alanı artık neredeyse kalmadı gibi bir şey. Bu alan o kadar daralmış ki, sen onu kazarak açıyorsun. Şiir orada devreye giriyor. Çünkü şiir bunu yapabiliyor. Şiir çünkü bambaşka kelimeleri bambaşka bağlamlar içinde kullanarak yeni bir takım bilgiler üretebilir. “İmgenin Bilme İşlemi” gibi bir ders başlığı vardır ya, çok da berbat bir derstir, yani burada söyleyebileceğim şey o. Dilin kendisi başkaları tarafından icat edildiği için beni rahatsız ediyor. Ama tabii, yepyeni bir dille konuşmak da mümkün değil. Bir anlamda sınırda durmak ve o sınırı bir adım öteye taşımak lazım. Klasik anlamda o gündelik konuşmada… Daha demin, tramvayla geliyordum buraya, Anadolu’dan gelmiş ticaret erbabı bir arkadaşımız Anadolu’daki muhasebecisi ile ilgili bir takım bilgiler aktarıyor. Buraya mal almaya gelmiş. Bayağı detaylıca öğrendim. Tam tepemde. Buna maruz kalmak korkunç bir şey. Ben de bu arada Fredric Jameson okumaya çalışıyorum. “Modernizm İdeolojisi”ni. Yani kâbus gibi bir şey. Tahmin edersin nasıl kötü bir biçimde etkilenebileceğimi. Ama dünya böyle bir yer bir taraftan ve bunun dışına doğru gitmeye çalışıyorsun. Varsa gidilebilecek bir yer. Bunu kendin açman gerekiyor. Başkaları da açabiliyor bazen. Her zaman değil, en iyi yazarlar. Açıyorlar. Sana yeni bir alan, yeni bir ışık, yeni bir bilgi formu, yeni bir dilsel form getiriyorlar. Niye üslup meraklısıyız? Niye yeni bilgiler üretmiş adamları, Saffet Murat Tura’yı bu kadar değer vererek okuyoruz? Çünkü mevcut bilinenin sınırının bir adım ötesine gitmek istiyor. Bu, yorumsamacıları, tarihselcileri niye sevmiyoruz çok fazla? Marksist olmamıza rağmen! Bu, oralardan geliyor. Biraz daha deneysel, ufuk açan… Tabii, biraz akılcılık yapmak gerekiyor orada. Nereye doğru gidiyoruz? Orada ne var? Bu tarafı biliyoruz. Kendimizin olduğu tarafı. Toplumsal ilişkiler içinde üretilmiş dilsel ortamı. Öbür tarafta ne var? Evren genişliyor diyoruz, peki evren nereye doğru genişliyor? Boşluğa. Boşluk diye bir şey var. Onun tahayyül edilemezliğini hissedebiliyorsun. Nereye doğru açılıyor bu? Dil de bunun gibi. Biz açmaya çalışıyoruz. Daha ileri gitmeye çalışıyoruz. Ama tabii, kültür sizin açtığınız alanı hemen dolduruyor. Oraya da geliyorlar. Yoksa benim gibi bir adamla niye röportaj yapmak istesinler? Ya da kitaplarımı okumak istesinler? Orasının hemen dolduğunu hissediyorsun ve yeniden bir mücadele başlıyor. Ben, bir adım öteye taşımaya çalışıyorum. Bu, tüm o kalıplardan kurtulmakla ilgili. Yeni bir şey üretmeye çalışmak, yeni bir şey söylemeye çalışmakla ilgili. Ha, başarılır başarılmaz, onun değerlendirmesini yapmak bana düşmez. Ama niyetim de, böyle “garez” duyarak saldırdığı yer de burasıdır.
Kitabı okurken ilk cümlem “çok eğleniyorum”du. Eğlendiğim bölümlerden biri de şu hasta olmaya çalıştığı bölümdü. (Bir de heyecanını dindirmek için elini ısırmak zorunda kaldığı yer…) Hasta olmaya çalışma yöntemi okuyucuya kalsın ama neden hasta olmaya çalışıyor?
O şuradan çıkıyor. Bu, kitap yazılıp bitirildikten ve piyasada dolaşmaya başladıktan sonra kafamda daha da oturdu. Özellikle, okuyan insanlarla oturup konuşurken daha çok aydınlandım niye yazdığımla ilgili. Kurgulayarak yazmadığımı az buçuk biliyorsun zaten. Önceden ne yazacağıma ilişkin kafamda çok net bir tasarım olmuyor. Kalemin gelişine yazıyorum. Dolayısıyla bunu da yazmıştım. Ama bunun anlamı ne? Kapitalizm senden işe yarar bir insan olmanı bekliyor. Kendi kültürümüze ilişkin konuşalım. Kadın ya da erkek, mümkünse 25 yaşlarında. Erkeksen askerliğini bitirmiş. Kadınsan evlenmemiş. Çok güzel giyinen. Patronun cinsel ihtiyaçlarını karşılamaya uygun. Böyle bir insan olmanı bekliyor. Bu böyle, kimse kaçmasın bundan. Kendini hastalandırmaya çalışmak, gerçekten sistem tarafından kabul edilemez bir pozisyonu kendine yeniden yüklenmek demek. Deliysen, ya da hastaysan, durmadan hastalanıyorsan işten kovulursun. Durmadan hastaysan, eve gitmek istiyorsan sistem seni kapının önüne koyar. Örnekleri çok fazladır, ben saymayayım. Bir anlamıyla sistemin elinden kurtulmaya çalışan, zaten öyledir de Gecedegiden, kendi formu içinde öyledir ama orada bir ilişki kurulabilme ihtimali varsa bile onu da ortadan kaldırmaya çalışan ve tasfiye etmeye çalışan bir bilincin müdahalesiydi bu bölüm. Yani benim sonradan fark ettiğim şey bu. Senden belli şeyler bekleniyor. Sana yönelik bir talepler silsilesi var. Beklendiği gibi davranacaksın. Beklenmedik davranışlarda bulunursan insanları tedirgin edersin. Başka bir yerde de söylemiştim, kalkıp masanın üzerine çıkar da dans edersen, bambaşka bir boyuta geçersin. Benim akıl sağlığımdan filan şüphe edilir. Öyle bir şey yapmayacağım da gerçi. Yaparsam ama, bu, şu demek oluyor: ben güvenilirlik, kabul edilebilirlik ölçülerinde olmayan bir adamım. Ne yapacağı belli değil bu adamın. Sağlıklı olman gerekiyor. Buna bir itiraz, reddedişti o. Emir almayı bilmen ve emri anlamlı bir biçimde uygulayabilmen gerekiyor. Benim hiç bilmediğim bir alan. Oldukça zorlandığım, onun için iş yapamadığım, çalışamadığım, para kazanamadığım bir durum. Başkasının istediği bir şeyi onun istediği ihtiyaçlar çerçevesinde… Bu çok sorunlu bir şey. Konuşmak bile çok sorunlu bir şeydir de aslında bana göre. Bu şuna benziyor: ben konuşuyorum ve senin beynini yeniden yapılandırıyorum. Sen konuştuğunda da benim beynimi yeniden yapılandırıyorsun. Çünkü, burada işleyen hücre yapısı açık. Dışarıdan gelen bütün etkenlere açık. Duyarak, görerek, dokunarak ya da kendimize dokundurarak, tat alarak, koklayarak… Tüm bunlar bizim beynimizde. Hatta bir de düşünmek diye bir bela var başımızda. Bütün bunlar bizim beynimizi durmadan hem başkalarına yüklüyor hem de başkalarının beynini bize yüklüyor. Düşünce biçimlerini… Bunların hepsi benim için arızalı, sorunlu şeyler. Konuşmanın kendisi bile… Fikirlerin bir başkasına aktarıldığı noktadan itibaren, yani, benim senin aklında var olmaya başladığım noktadan itibaren, yani okuduğunda… Aslında bunlar çok geniş şeyler de aslında, Gecedegiden’in kendini hastalandırmak filan gibi bir merakı yok. Gecedegiden orada bir tür direniş içinde. Anlatabiliyor muyum?
Ertesi gün okul var diye değil herhalde!
Yani. Ama bak, hayat şöyle güzel direniyor: bütün çocuklar okula gitmemek için çok güzel yalan söylüyorlar mesela. Ya da evli kadınlar… Eşi eğitimsiz, sıradan bir adamcağız, kimseyi küçümsemeye, kırmaya çalışmıyorum tabii, kadınına kötü davranıyor. İki üç tane çocuğun içinde bunalmış ve yandaki komşunun genç çocuğuyla ilişki kuruyor. Kadın direniyor bence. Anlatabiliyor muyum? Kendini korumaya çalışıyor. İçinde var olan o sağlıklı düzgün şey ne ise onu korumaya çalışıyor. Yaşam, hem de çok değişik biçimlerde direniyor.
Buradan bakınca işin rengi de değişiyor.
Zaten yapmaya çalıştığım şeylerin temelinde bu yatıyor. O yerleşik algıyı kırmak gerekiyor. Çok daha başka biçimlerde düşünmek, belki başka kalıplarla artık hayata müdahale etmek lazım. Ama bunu tek başınıza yapamıyorsunuz. Bunu tek başına yapmaya kalktığında, dışlanırsın sadece. Çok fazla bir anlama tekabül etmez bu. Ama okuyarak, yazarak, paylaşarak, düşünerek, çözümleyerek bütün bu alana resmen müdahale edebilecek bir muhalefet tarzı. Muhalefet etmeye çalışmam, çok politik bir adam olduğumdan değil. Böyle bir politika, böyle bir politiklikten bahsedebilirim ancak. Mesela adam iş başında uyuyor. Çok doğru buluyorum bunu. Ya da bir spiker dayamıyor gülüyor. Burada, kendi içindeki varlık direniyor bence. Başka bir bağlamda da anlatabilirim. İki genç konuşuyorlar. Birisi diğerine tarif soruyor. Merak ettim sordum. Kız, erkek arkadaşından ayrılmış, o da buna büyü tarifi veriyormuş. Bu aslında, müthiş bir şey!  Hâlâ büyüye inanan bir takım insanlar var. Bunu ciddiye alıyor ve aralarında paylaşıyorlar. Orada neyi savunuyor? Orada o kızın sevgisini savunuyor. Kendisi de farkında değil. Yoksa bundan ona ne ki? Ve bu kızın da onu can kulağıyla dinlemesi, sevdiği adam için mücadele etmeye çalışması hiç de gündelik hayatımızda gördüğümüz kalıplara benzemiyor aslında. Başka bir şey oluyor orada. Orada işte, süregiden sistematiğin dışına çıkan her şeye çok değer veriyorum, çok sahip çıkıyorum ve hatta onları toplamaya çalışıyorum. Okuduğumda, ettiğimde, yazdığımda, düşündüğümde ve konuştuğumda, bir başkasına bir şey aktarmak istediğimde hep bunları toplamaya, bunların üzerinden hareket etmeye çalışıyorum. Bu bir tür muhalefet etme tarzı. Bunların hepsine sahip çıkmalıyız. Sahip çıkmamalıyız, çoğaltmalıyız hatta. Çıkmak, tutuklamak anlamına da gelmesin. Yani hep beraber daha rahat, daha güzel bir toplumsal ortam kurmanın çarelerine bakmamız lazım. Çok klişe olmuş kelimelerle konuşmak istemiyorum ama daha birbirine yakın, ama daha uzak, sosyal varlıklar olarak daha birbiriyle paylaşan, ama bireysel olarak da daha kendine ait… Amorf, toplumsal varlık olmanın ötesinde, gerçekten kendine benzeyen, nevi şahsına münhasır diyorlar ya, onları üretelim. Batı toplumlarında var. Batı toplumunda böyle çok uç tipler bulabilirsin. Bir tane görmüştüm, gerçekten adam kendisini sürüngen filan zannediyor ve bütün vücudunu dövmelerle, bir sürüngende olabileceği gibi, pullarla kaplatmış. Dilinin ucunu kestirmiş ve çatal bir dile sahip artık. Sürüngen gibi davrandığını, onun gibi hissettiğini, onun gibi yaşayabildiğini iddia eden uç bir varlık. Türkiye’de çıksa çok şaşırtır böyle bir insan. Çünkü bu çok uç. Kendi içinden gelen eylemlerden herhangi birinin sonuna kadar takip edilmesiyle gerçekleşen bir şey. Ama bunun için de bayağı bir yol geçmen gerekiyor. Hayatı denemen gerekiyor. Denemen ve olmaması gerekiyor. Birçok şey yapmış olman gerekiyor. Bizde hiçbir şey yapılmıyor. Çok şikâyetçiyim gerçekten. Aptalca bir televizyon kültürü… Bu, dünyada da böyle filan demeyin. Dünyada böyle değil. Geçen gün bir şey okuyordum, bir değerlendirme yazısı; İngiltere’de kitaplar yirmi bin ile çıkıyormuş ilk baskıya. Bizde iki bin ile çıkıyor. İngiltere’nin nüfusunu bilmiyorum ama bizde 74 milyon insan yaşıyor. Okumayan, düşünmeyen, sadece tüketen, gerçekten bilerek, aptallığın kuyusunda yaşamayı bir zevk haline getirmiş bir toplumsal yapı var ve buna müdahale etmek gerekiyor.
Ve okuyanı da reddeden…
Okuyanı reddeden, okuyanı karşısına alan, okuyandan rahatsız olan… Demeye çalıştığım; biz toplumsal yaşamı, verili kültürü kendimize temel kabul etmezsek, işin rengi değişiyor. Algılarımız değişiyor. Ve tabii yazdığımız şey de bununla bağlantılı olarak değişiyor. Gecedegiden, Resul de öyleydi. Yazdığım şiirlerde de çok fazla bu var. Bir tür direniş, itiraz etmek… Yeryüzünün bu formuna, insanoğlu biçimlerinin bu haline… Geçmişte böyleydi, gelecekte de böyle olacak gibi bir tutuculuk içinde de değilim. Hayır, insan değişebiliyor. Değişebiliyoruz. Çok net bir şey bu…
Ömer Türkeş Radikal’deki röportajında, “severek ilişki kurulamayacak denli yabanıl” demiş, Gecedegiden için. Dilinin ağırlığı bir yana, insanın en ilkel yanını yazdığınız ve aslında içerilerde bir yerde hep var olan ama saklanan ikiyüzlülüğünü ya da bastırılmışlığını ortalığa saçtığınız için olabilir mi?
Bunu birebir benim kestirebilmem zor. Ama muhtemel ki böyle… Ama bir yandan da Ömer Türkeş, tanıdığım için söylüyorum, bu işleri çok iyi bilen ve çok iyi takip eden bir adam. O aslında okur adına konuşuyor bazı yerlerde. Ben bunu hep sezmişimdir onun tutumunda. Çünkü kendisi editördür ve benim de editörümdür aynı zamanda, kitabın okurda yaratacağı karşılığı da hissediyor. İşin aslı, orada bir gard almış diyelim. Bu, yazınsal değerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Benim yazdığım edebiyatı sevdiğini ben biliyorum. Bir yandan okuyucuyu uyarıyor. O, ortada dolanan edebiyat metinlerine çok fazla benzemediğini baştan bilin. Bir aşk hikâyesi, hiç karşı değilim insanların birbirine âşık olmasının hikâyelerinin anlatılmasına karşı değilim, ben yapmıyorum sadece, bir aşk hikâyesi ya da dramatik bir hikâye okumayacaksınız, biraz felsefe bilmeniz, biraz hayatın üzerine ciddi şekilde eleştirel düşünce geliştirmiş olmanız koşuluyla zevk alabileceğiniz bir metin diyor.
“Nesneler yürürkenki varlığı gördü…”*
Yine aynı röportajda, “mevcut ilişkilerin tamamen çözülüp dağılması gerekir” demişsiniz!
Onu savunuyorum. Deminden beri bahsettiğim şeyin bir anlamda daha açık biçimde, daha formüle edilmiş hali. Mevcut insan olma biçiminin çözülüp dağılması gerektiğinden bahsetmek gerekir öncelikle. Çünkü ilişki kuran süjeler, biziz. Özne demek daha doğru. Dağılabilmesi gerekiyor ki, yeniden yapılabilsin. İnsanlığın geleceğini de çok sağlam görmüyorum. O konuda da kafam çok açık değil doğrusu. Ben insanlığın kendini sürdüremeyebileceğini düşünen birisiyim. Bundan kaçınmanın tek bir yolu olabilir: bu da çok naif kalıyor belki ama kendi doğasıyla barışık, doğayla barışık, yeryüzüyle, uzayla, yaşadığı atmosferle, nefes almayla… Oksijen bağımlısıyız farkındaysanız, oksijen bağımlılığımız olduğu için bir taraftan, bütün bunlar oldukça sorunlu şeyler. GDO diye kısaltma var. Genetiği değiştirilmiş organizma ne demek? Bunu tartın! Kendi genetiğin değiştirilse başka bir şey olursun. Ben başka bir şey olurum. Patates patates değil, mısır mısır değil. Hayvan gördüğünde şaşırıyorsun. Çünkü hayvanları kesilmiş kırmızı et parçası olarak görüyoruz artık. Gerçek bir hayvanın yanına gittiğinde onun kokusu, onun yaşama biçimi, onun dünyayı algılayış biçimi bambaşka bir gerçeklik olarak orada duruyor. Geçmişte bunlarla ilişki içindeydik. Ama sanayi kapitalizmiyle birlikte işler bambaşka bir noktaya gittiği için çığırından çıktı. Yani mevcut ilişkilerin çözülüp dağılması, mevcut öznenin çözülüp dağılması ile ilgili ve mevcut özne çözülüp dağılıp kendini yeniden kurmalı. Çevremizde ördüğümüz bir teknoloji yastığı, bir dil yastığı var. Dil yüzünden nesnelerle ilişki kuramadığımızı düşünüyorum. Masayı masa olarak algılamıyoruz. Masayı, masa olarak algılıyoruz. Hâlbuki bu, ağaçtan yapılmış. Ve harika bir şey. Senin ergonomine uygun ve oturduğunda, dirseğini koyduğunda vs… Yani oturmakla ilgili bir durum. Biz yeryüzüne ihtiyaçlarımız paralelinde şekil verdik ve ikinci bir doğa yarattık. Bir de; dille, düşünceyle de gerçek doğa ile aramıza bir mesafe koyuyoruz. Her şeye bir isim koyuyoruz. Ben diyorum ki, artık kimsenin önceden kestiremediği bir davranışta bulunalım. Kimsenin isim veremeyeceği, ad koyamayacağı bir şey yapalım. Böyle bir şey kalmış mıdır acaba? Hayır. Sen olağanüstü bir şey yaparsan, çok farklı, çok yepyeni beceri isteyen bir şey, hemen bir isim koyacaklardır. O zaman da; senin yaptığın şeyle ilişkin, o dilde üretilen isimle kuracağın ilişki değişir. Yabancılaşmanın biçimlerinden konuşuyoruz aslında ve çözülüp dağılması gereken şey bu.
“Roman yazmak, bir bakıma suyun akarını bulması gibi, hayatın temelde sağcı olması gibi, kolaylıkla ilgili bir durum” demişsiniz. Şiirle ilişkilendirdiğiniz ve şiire “zor” dediğiniz için mi kolaylıkla ilgili? Ve hayatın sağcı olması demek ne demek?
Sağcı olması demek; her şeyin kolayını yaparsın ya, o demek. Mesela, ilişkinin kolayını yaşarsın, işin kolayını seçmeye çalışırsın. Niye o ikili koltuğu seçtin? Sağcılık derken; faşizan sağcılık ya da muhafazakârlık anlamında değil. Şu suyu döktüğümde gideceği yeri biliyoruz. O kendi akarını bularak gider. Hayat zaten yokuş yukarı çıkmayı çok fazla sevmez. Bunu nadir durumlarda yapar. Biz hayatın bütün sularını yokuş yukarı çıkarmaya çalışan adamlarız. Onun için böyleyiz. Onun için toplumun dışındayız. Hayatın dışındayız. İşimiz gücümüz yok, paramız yok. Olsun ama çok onurluyuz biz. Çok şövalyeyiz.
Gönlümüz zengin... (!)
Gönlümüz zengin (Gülüyor). Roman yazmak da işte böyle… Bir kolaylığı var. Şiirden daha kolay… Kabul etmek lazım, şiir çok zor bir iş. Bir şiir kitabı hazırlıyorum. Bayağı da birikti. Umut ediyorum bastırmayı. O forma gelince biliyoruz nasıl bir şey olduğunu. Yazdığım romanı yarım bıraktım. Tekrardan ele almaya karar vererek. Çok zor olduğunu söyleyebilirim. Çok öyle lafa gelen bir şey de değil şiir. Bayağı zorluyor insanı. Hastalandırıyor. Normal dışı bir şey… Gerçek edebiyat da, kastettiğim anlamıyla edebiyat da herhalde oradan çıkıyor. Orada, gerçekten yepyeni bilgilerle karşılaşabiliyorsunuz. Dilin getirdiği bir yer aslında. Gramerin getirdiği değil ama. Dilin bütün o yüklendiği yan anlamlar, gerçek ya da örtülü anlamlar… Bütün bunların karmaşasından şiir çıkıyor. Şiirin kendi formu var ve karmaşadan çıkıyor şiir. Atom altı fiziği ile uğraşan adamlar parçacıkları hızlandırıyorlar, çarpıştırıyorlar ve yeni parçacıklara ulaşmaya ve maddenin yapısına ilişkin daha derin bilgiler elde etmeye çalışıyorlar. Şiir böyle bir şey. Sözcükleri hızlandırmak, dağıtmak, hatta harf köklerine kadar inmek, bir süre orada kalmak, çalışmak… Ve bunların hepsinin kendine ait, geçmişten gelen bir takım yükleri var. O yüklerden onları arındırmak, başka yükler yüklemek gibi bir sürü şey. Tabii, söylediklerimin hepsini yapabiliyorum anlamına gelmesin bu. Çünkü çok çalışarak olan ve gerçekten sonuçlarından asla emin olamayacağın bir şey. Deniyorum. Elimden geleni yapıyorum. Roman şiire göre tabii ki, daha kolay yazılıyor. Şiir özgürleştiriyor dili, roman daha tutucu. Onu da biraz kırmak istiyorum. Meta-roman derken, artık romanın biraz dışına çıkmaktan bahsediyorum. Saf bilgi mesela… Tabii bu, benim ilgi alanım. Bir adamın kafasından geçen bilgi modülleri olarak böyle bir metin düşünüyorum. Yapmak istiyorum. Başka bir şeyin arayışı içindeyim ama ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Deneyeceğiz. Çalışmaya devam…
“Şair denen insanlar… en olmadık kelimelerden çiftler ve cümle boyutunda kullanımlar buluyorlar ve insanların bazıları bunları okuyordu. Kelimeler oradan oraya koşturmaktan beziyorlar ama ağzı var dili yok olduklarından sesleri çıkmıyordu. Doğrusu kelimeler onları başının içinde taşıyan insan uyuyunca aralarında ettikleri sohbetlerde bu şair milletine nefret kusuyorlardı…” dediği bir bölüm var Gecedegiden’in. “Kelimeler, insanların hayatlarını sürdürmek için kullandığı o ağır işçiler, şair milletine” niye “garez” duyuyorlar?
Eğlenceli bir bölüm… Kelime olduğunu düşünsene! Rahatsın. Nasıl bir kalıp içinde kullanılabileceğin o toplumsal bellekte, dolayısıyla senin de bilginin içinde yerleşmiş durumda. Çay-şeker mesela bir çift, sigara-çay bir çift, Hüseyin-Sibel bir çift. Bunu ya da bunun gibi başka bir kelimeyi yanına yapıştırırsan, o kelimenin gerçekten rahatını kaçırmış olursun. Bir de kendini kelime olarak düşün. Herhangi bir kelimesin. Sibel değilsin de herhangi bir kelimesin. “Yaklaş” kelimesi sensin mesela. Hayatta da biz böyleyiz aslında. Dolayısıyla kendini hazır hissettiğin şeyler bellidir. Bambaşka bir şey söylemez insanlar. Sevdiğin insanlar, çevren bellidir. Durup dururken bambaşka bir şeyle karşılaşsan, beklemediğin, tuhaf bir şeyle karşılaştığında nasıl rahatın kaçar, huzursuz olursan, kelimeler için de böyle olduğunu sanıyorum. Ama kelimelerin canlı olduklarını düşünürsek! Ki, ben düşünüyorum.
“Kökünü sokan ağaçlarınKökünü söken kim ki” *
“Edebiyatın baş edebileceği şeylerin sınırına geldik belki de…” Bu cümlenizi açar mısınız? Ve buradan hareketle, Türkiye’de edebiyatın eleştirisini yapar mısınız?
Kendi edebiyatım açısından söylemiştim bunu. Baş edebileceğimiz sorunların sınırına geldik. Gerçekten artık yeni bir algı biçimi, yeni bir formasyon, hatta yeni bedensel formlar… Bunlar bayağı bayağı yapılabilir şeyler. Mesela yeni bir duyum katılsa hayatımıza. Beş tane duyumuz var. Altıncı bir duyumuz katılsa. Beynimiz değişir, yeryüzü değişir, yeryüzüyle kurduğumuz ilişki değişir. Bir taraftan gerillacılık yapıyorum. Bir adım öteye çıkarmaya çalışıyorum. Bir taraftan da şunun farkındayım: biz sosyo-kültürel varlıklarız. Belli bir toplumsal ortam ve dil ortamı içinde ancak var olabiliriz. Edebiyat da bu alanın içinde var olur. Ötesini de zorlamak gerekir mi? Bence gerekir de, bunun araç gereçlerini bilmiyorum gerçekten. Bunun hangi yöntemlerle kotarılacak bir iş olduğunu kestiremiyorum. Ben bir yetmezlik duygusuyla, edebiyatın da kendimin de, yeryüzünün de, hiçbir şeyin hiçbir şeye yetmediğini bilerek, biraz da çaresiz kalmış biri olarak edebiyatın baş edebileceği şeylerin sınırına geldim. Orada hissettiğim, beni rahatsız eden, tedirgin eden bir dünya şey var. Tabii mümkün mü tüm bu söylediklerim? Pek mümkün olmayabilir. Biz zannettiğimizden daha zavallı varlıklar olabiliriz. Yani, kendi cinsel doğasına, bedensel doğasına, sosyal çevresine çok fazla gömülmüş, bunun dışında varoluşunu sürdüremeyecek varlıklar olabiliriz. Eğer böyleyse, edebiyatın baş edebileceği şeylerin sınırına geldiysek, o, varoluşun da sınırıdır. Onun ötesinde de bir şey yoktur. Ama dünya ilgimi şöyle çekiyor: ben maddeciyim. Materyalistim. Madde demek de yanlış da aslında… Madde donmuş enerjidir. Enerji yoğunlaşmalarıyız. Öyle söylemek lazım… Hadi maddeyi kabul ettik diyelim. Enerji kısmında, atom altı fiziğinden bahsedecek halimiz yok şu anda. Bu benim teorik kapsamımı aşıyor. Senin madde olduğundan ben eminim. Kendinden bağımsız bir ruh olmadığından, bir ruhunun olmadığından ya da seni Tanrı’nın yaratmadığından… Maddi bir form olduğunu biliyorum. Ama üstün bir maddi form olduğunu da biliyorum. Kendimin de öyle… Bizler maddeyiz bir taraftan. Senin madde olduğunu kabul ediyorum. Ama sen örgütlenmiş üst düzey bir varlıksın. Kendi bağımsız bilincin var ve düşünebiliyorsun. Bana bakabiliyorsun gözlerinle ve beni görebiliyorsun. Ben de maddeyim. Ben de örgütlenmiş bir formum. Üst düzey bir formuz. Çok karmaşık değil ama üst düzey derken. Birbirimizi görüyoruz. Madde maddeyi görüyor diye sadeleştirmek lazım. Madde kendini görme ihtiyacında mıdır? Madde kendisini görmek için göz mü üretmiş? Ya da bunun felsefi karşılığı nedir diye sormak lazım? Bunun anlamı nedir? Felsefi karşılık biraz karmaşık oluyor. Bunun anlamı nedir? Ya da madde kendisini görmek için böylesi üst düzey formlar üretebilecek bir kapasiteye sahipse, neden kendi kendini algılamak, kendinin bilincine varmak için başka yöntemler değil de, bizim gibi aptal varlıklar üretmiş olsun? Ya da biz, tamamen tesadüfüz. Primatlardan ayrılmış bir kol giderek dünyaya müdahale etmeye başladı. Bir bilinç geliştirdi ve yeryüzünü kendi istek ve ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmeye başladı. Yani kültürümüzü böyle yarattık. Ama tabii bu temelde bizim madde olmamız gerçeğini ve maddenin bizim üstümüzden kendisini gördüğü gerçeğini değiştirmiyor. Böyle bile olsa, bunun oldukça sorunlu bir konu olduğunu düşünüyorum ve hala çözebilmiş değilim.
Gerçekten Türk Edebiyatı’na ilişkin yetkinlikle konuşabileceğimi düşünmüyorum. O çok geniş bir okuma alanı. Çünkü dört yüz tane roman yayımlanıyor memlekette ve ben bunun otuzunu bile okumuyorum. On on beş filan. O da, çoğunu arkadaşlarım tavsiye ediyor, o şekilde okuyorum. Ama okuduğum kadarından hiç memnun olmadığımı söyleyebilirim. Ekonomi politiği bilmiyorlarmış gibi geliyor. Toplumların içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullardan bahsetmiyorum tabii. Romanın kendi ekonomi politiği var. Türk dizilerinde olabiliyor bu. Bir kahraman, kendinden hiç beklenmeyen bir şekilde davranabiliyor. Çok munis bir insandan bahsediyorsun ve bu insan bir anda silahlar kuşanıp, bir çeteye dönüşebiliyor. Karakter sürekliliği denen bir şey yok. Romancının dersini daha çok çalışmış olması lazım. Öyle atlamalı zıplamalı şeylerle karşılaşıyorum ki, dumur oluyorum gerçekten. Bu birincisi. Çok geniş bir alanda okuma yapmıyorum ve yaptığım kadarıyla da pek memnun değilim. İkincisi, ben bu edebiyat denen şeyden rahatsız oluyorum. Genel olarak edebi olanla bir sorunum var. Roman bir form ve bunun çok kötü bir biçimde kullanıldığını düşünüyorum. Romanın tabii ne işe yaradığıyla ilgili bir şey bu. Bu edebi formu kullanan eğlence amaçlı yaratılan bir kitap türü var. Bunun kapitalizmle ilgisi var. Çok satmakla ilgili bir durum. Eğlence amaçlı derken, bunun içine cinayet romanı da giriyor. Cinayet romanı okuyan bir türüz yani, düşün! İnsanlar nasıl katledilmiş, onu, eğlence amaçlı okuyan bir türüz. Bir taraftan da kadın erkek ilişkileri, aşk ilişkileri milyon yıllık bir sorun. Bir türlü çözülemedi gitti. Ama bir taraftan da kendini ciddiye alan, hayata müdahale etmeye çalışan, belki değiştirme iddiası olmasa bile, en azından hayatla ciddi bir ilişki kuramıyor ve ona felsefi bir boyut getirmeye çalışıyor. Günümüzdeki insanı anlamaya çalışan, çözümlemeye çalışan, hatta belki yavaş yavaş müdahale etmeye çalışan, değiştirmeye çalışan, tek tük de olsa, yazarlar var. Bence gerçek edebiyatı onlar yapıyor ve zaten onlar edebiyat formu içinde kalmadan bu işi yapıyorlar. İşte üslup getirmek dediğimiz şey hep kendi şahsiyetinle, sağlam bilgiye dayanarak yazı yazıyorsan, kendine ait bir üslup kendiliğinden gelişiyor. Çünkü zaten verili üsluplarla, verili edebiyat biçimleriyle bu tip sorunlar yüklenemezsin. Ama Ahmet Büke tarzı “Ekmek ve Zeytin” olayını da pek sevmiyorum ben. Bunun karşılığı olmadığından ya da insanların hayatlarını böyle yaşayamayacağından bahsetmiyorum. Benim açımdan edebiyat teorik bir sorun. Romanın kendisi de teorik bir sorun zaten. Meta-roman yazmak istiyorum. Romanın dışına çıkmış bir roman. Roman ötesi bir roman…
Benim yeryüzünü ve yeryüzünde insan formunda yaşayan varlığı anlamakla ilgili bir sorunum var ve buna ilişkin bir edebiyat olabilir yaptığımız şey. Ancak bu şekilde ben, kelimenin kötü anlamıyla değil de iyi anlamıyla, edebiyat yapılabileceğini düşünürüm. Umutluyum.
Yapılan şeylerin toplamının genel bir karamsarlık yarattığını söyleyebilirim bende. Gerçekten okuyacak şey bulmakta zorlanıyorum. Ukalalık olsun diye ya da insanları küçümsemek için söylemiyorum. Barış Bıçakçı’nın kitabını tavsiye etti arkadaşlarım. Aldım. Belki de türü içinde okumak lazım. Bütün o insan olma biçimleri, o hikâyeler… Hikâye anlatmanın kendisi bir bilgi aktarmıyor. Yeni, bilmediğimiz bir alana da sokulmuyor. Yeni değişik bir yere de ayak basmıyor. Karanlıkta kalmış bir şeye de eğilmiyor. Ben aptalca bir şey peşinde değilim. Bir sır, bir esrar peşinde değilim. Ama yeryüzünde bulunduğumuz halden rahatsız değilsen, senin yazdığın edebiyatı sevmiyorum. Murat Uyurkulak yeni ve uç bir örnek. 90’ların en büyük yazarı filan deniyor ama bir kitabını bile bitiremedim. Kendisine dostluk hissediyorum, olumsuz bir duygum yok gerçekten ama yazını berbat. Bu kadar dağınık, bu kadar üslupsuz… Üslupsuz da yazılabilir belki ama onda da bir form olur. Yazmasından değil, 90’ların en büyük yazarı diye sunulmasından rahatsızım. Böyle bir şey yok. Bu koskoca bir yalan. Hepimiz birbirimize yalan söylüyoruz. Demeye çalıştığım şey; kişisel kırgınlıklarla, hınçlarla ilgili değil. Hiç karşı karşıya gelmedim. Eminim karşılaşsak çok iyi arkadaş oluruz ama fikrim değişmez, kötü yazıyor bence. İyi ve saygın bir yayınevinden çıkıyor. Çok ciddi bir okuyucu kitlesi de var ama hiçbir şey yazmıyor. Kusura bakmayın, yazmıyor. İyi edebiyatın arayışı içindeyim. Keşke yazsa. Bu sistem, yani mevcut edebiyatın üretim ve tüketim süreçleri, bu tür yazarları çok kolay bir biçimde öne çıkarabiliyor. Elif Şafak. Onun kadar çok klişeyi ben bir kitapta daha önce hiç görmedim. On beş sayfadan fazla okuyamıyorum. Onun çok büyük yazar olduğunu beni öldürseniz de söyleyemem. Kötü yazıyor kadın. İstediği kadar satsın. Stadyumlarda dinlensin. Yine de iddia ediyorum ki, o kadın çok kötü bir yazar. Aksi söylenemez. Hikâye anlatıyor. Kelimenin gerçek anlamıyla hikâye anlatıyorlar. Hayata müdahale etmiyorsun, hikâye anlatıyorsun.
Ama tabii ben bir otorite değilim. Bunları Ömer Türkeş’in, Semih Gümüş’ün ya da Necmiye Alpay’ın söylemesi başka bir şey olur. Çünkü onların formu eleştiri formu. Her şeyi okuyorlar. Ben kendi kişisel okuma alanım içinde ve kendi çok öznel kişisel sürecimin üstüne bunları söylüyorum. Kendim de yazı yazan bir adam olarak bunları söylüyorum. Eğer bu formun dışında konuşacaksak, eğer ben eleştiri yapıyor olsam ya da politik bir takım angajmanlarım olsa edebiyat çevrelerinde, bu şekilde konuşmam. Benim öyle angajmanlarım yok. Olmaz da zaten. Ben olduğu gibi söylerim.
Ayhan Geçkin yazıyor. Seviyorum. Onu tanımadan önce de dört beş yıl boyunca Ayhan Geçkin’in ne kadar değerli bir yazar olduğunu paylaştım. Sema Kaygusuz bence iyi bir yazar. İnsanlar hakkında olumlu olumsuz bir değerlendirmede bulunacak kadar insanları, o çevreleri tanıdığımı düşünme. Aslı Erdoğan çok iyi bir yazar. Latife Tekin iyi yazılar yazan ama kötü bir yazar. Sadece dışlanmışları vs. yazdın diye iyi yazar olmazsın. Ya da iyi yazdığın için de iyi yazmazsın. O başka tür bir büyüklük. Onun ne olduğunu bilmiyorum. Bir formülü de yok bende. Bilsem ben de büyük yazar olurdum ama öyle değil. Bizim bir Orhan Pamuk sorunumuz var. Nobel’li. Kötü yazar olduğunu iddia etmeyeceğim ama büyük yazar mı? Bence değil. Büyük yazar bence Cotzee. Büyük yazar başka soy bir varlık. Yeryüzünün her şeyine, insan olma biçimine, her şeyine müdahale eden, onu eleştiren…
Hayata müdahale etmek zorunda mı peki?
Zorunda değil. Ben de sevmek zorunda değilim. Ben kendi kişisel durumumu anlatıyorum. Anlatabiliyor muyum? Bu biraz da kişisel geçmişimle, yaşadığımız şeylerle de ilgili. Ben ölümler görmüşüm. Tabii ki bu hikâyeciler beni kesmez. İnsanlar yanımda boğulmuş, öldürülmüş, yakılmış. Bir dünya işkenceler, asker operasyonları, polis mermileri… Bir sürü şey görmüşsün ve sen artık oturup, “Ekmek ve Zeytin”den zevk alamıyorsun. Olmaz. Bu beni kesmez. Ben diyorum ki, yeryüzünün yüzüne karşı, bir şarjör mermi boşaltmıyorsa bir yazar, hiçbir iş yapmıyor demektir. Bunu yapmıyorsa yapmasın zaten. Bana göre ama. Bu insanlara müdahale etmeye gücüm de yok, yetkim de yok. Kişisel duygum budur. Ne yalan söyleyeyim! Beni öldürsen de fikrim değişmez. Ben bunları söylerim. Ben sevdiklerimi severim, sevmediklerimi de söylerim.
Teşekkür etmekten başka ne diyebilirim?
“Ve nihayet sessizlik. Sesle ilgili olmayan, bir doluluk varlığı sarmalayan, örten ve dolduran bir doku olarak.”                                                       
*Şiir kitabı çalışmasından.
Gecedegiden / Yazan: Hüseyin Kıran / Editör: Ömer Türkeş / Ayrıntı Yayınları / 1. baskı 2011 / 104 Sayfa
Hüseyin Kıran; 1965’te Amasya da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladı. Üniversiteyi politik nedenlerle bırakmak zorunda kaldı. Yine aynı nedenlerle 10 yıl cezaevinde kaldı. İlk şiir kitabı Madde Kara 2004, ilk romanı Resul 2006 yılında yayımlandı. Evli ve iki çocuk babası olan Kıran halen İstanbul da yaşıyor.